Gerekçe, “MAHKEME KARARI” nın varlığını ve adilliğini bize anlatan en önemli bölümdür çoğu zaman. 1982 Anayasamız ın 141.maddesinde “Bütün mahkemelerin her türlü kararları gerekçeli olarak yazılır.” düzenlemesi mevcuttur.

Ancak uygulamada gerek yerel mahkeme kararları ve gerekse üst mahkeme kararlarında büyük ölçüde gerekçe gösterilmeksizin kararlar verilmektedir. Bilhassa Yargıtay’ın usul ve kanunlara aykırı bulunmayan yerel mahkeme kararının ONANMASINA şeklinde kararları sıklıkla göze çarpmaktadır. Yerel mahkemenin de yeterince açıklamadığı taraf olarak katılmadığımızı düşündüğümüz kararı Yargıtay üst mahkeme olarak hangi açıdan doğru bulmuştur da onamıştır? Bunu bir türlü çözemeyiz.

Mevcut en temel normun emrine rağmen gerekçe hususunda titizlik gösterilmemesi aynı zamanda yargının iş yükünün artmasına da neden olmaktadır kanaatindeyiz. Zira kararların gerekçeleri ve bilhassa üst mahkeme kararlarının gerekçeleri uygulayıcıları karşılaştıkları olaylarda yönlendirecek iken ısrarla aynı konularda yeni dilekçelerin yazılmasına imkân tanınmış olmaktadır.

Oysaki yine anayasamızın 141.maddesinde “Davaların en az giderle ve mümkün olan süratle sonuçlandırılması, yargının görevidir.” düzenlemesi yer almaktadır. Bir başka anlatımla yargının hızlanması ve en asgari masrafla çalışabilmesi için hukuk kurallarının uygulanmasında açıklamaların yer alması gerekmektedir. Hukuk tekniğinde gerekçe olarak yer alan bu açıklamaların varlığını bu temel norm düzenlemesi dahi talep etmektedir tek başına. Bu konu uygulamada neden başarıya ulaşamamaktadır? Bu sorunun cevabı mutlaka aranmalı ve öneriler tüm hukukçulara şamil olacak şekilde paylaşılmalıdır. Yönetenlerimiz gerçekten reformist düşünceler ile sonucu ulaşmaya çalışmakta iseler bu hususları incelemeli ve değerlendirmelilerdir. Süslü raporlar, seminerler, toplantılar hukuk sistemine bu kadar etkili sonuçlar doğurmamaktadırlar.

Bir avukat olarak meslek yaşamı boyunca bu hususta göstermeye gayret ettiğimiz ve talep ettiğimiz “kararların gerekçeli olması”, ” hâkimin neden o kararı verdiğinin açık olmaması” şeklinde istifhamlarla mesleki yaşamına devam etmek zorunda kalmamız ve hususun gerçekleşmemesi bizleri düşündürmektedir.

Mahkemelerimiz karar vermek yetkisi ile gerekçe göstermek görevi arasında neden bağlantı kuramamaktadır?

Acaba usul kanunlarında mı yeterince açıklanması beklenilmektedir? Bu sorunun cevabını araştırmak için baktığımız da usul kanunlarında ne gibi düzenlemeler yer almaktadır?

HMK 33. Maddesine göre “Hâkim Türk hukukunu resen uygular” hükmü yer almaktadır. Anayasanın en temel hukuk normu olduğu dikkate alındığında 141. Maddenin uygulanması sonucu hâkimin vereceği kararın gerekçeli olması gerektiği açıktır.

Hükmün Kapsamı başlıklı 297. Md 1. Fıkra düzenlemesine göre;

“c) Tarafların iddia ve savunmalarının özetini, anlaştıkları ve anlaşamadıkları hususları, çekişmeli vakıalar hakkında toplanan delilleri, delillerin tartışılması ve değerlendirilmesini, sabit görülen vakıalarla bunlardan çıkarılan sonuç ve hukuki sebepleri. Hâkim hükümde belirtmek zorundadır.”

Yine aynı maddenin 2. Fıkrasında;

“(2) Hükmün sonuç kısmında, gerekçeye ait herhangi bir söz tekrar edilmeksizin, taleplerden her biri hakkında verilen hükümle, taraflara yüklenen borç ve tanınan hakların, sıra numarası altında; açık, şüphe ve tereddüt uyandırmayacak şekilde gösterilmesi gereklidir.”

Düzenlemesinde ki “ gerekçeye ait herhangi bir söz tekrar edilmeksizin “ lafzı da kararda gerekçe olması gerektiğine dair vurgulama içermektedir.

Yine HMK 312. Maddesi;

“(2) Kararın tefhimi, mahkemece hükme ilişkin tüm hususların gerekçesi ile birlikte açıklanması ile gerçekleşir.”

Şeklindeki düzenlemeye tabi olup buradan da hâkimin gerekçe belirtme zorunluluğunda olduğu çıkarımı yapılabilmektedir.

Cez a Muhakemesi Kanunun Kararların gerekçeli olması başlıklı 34. Maddesi birinci fıkrasında;

“Madde 34 – (1) Hâkim ve mahkemelerin her türlü kararı, karşı oy dâhil, gerekçeli olarak yazılır. Gerekçenin yazımında

230 uncu madde göz önünde bulundurulur. Kararların örneklerinde karşı oylar da gösterilir.”

Düzenlemesi mevcuttur.

Bu düzenlemeden de anlaşılacağı üzere ceza yargısında hâkim her türlü kararını gerekçeli olarak vermek ve yazdırmak zorundadır.

Yine İdari Yargılama Usulü Kanunun “Kararlarda bulunacak hususlar” başlıklı 24. Maddesinde;

“e) Kararın dayandığı hukuki sebepler ile gerekçesi ve hüküm: tazminat davalarında hükmedilen tazminatın miktarı, düzenlemesine yer verilmektedir. “

Görülmektedir ki aslında usul kanunlarımız da hâkime her türlü kararının gerekçeye dayanması ve hukuki karşılığının açıklanması görevi yüklenmektedir.

Buna rağmen gerekçe konusunda yaşanan sorunların sebebi ne olabilir?

Gerekçeden algılanması gereken sonuç nedir?

Yargı yetkisinin “Türk Milleti adına” bağımsız mahkemelerce kullanılacağı yolundaki Anayasa kuralı ile bütün mahkemelerin her türlü kararlarının gerekçeli olması kuralı arasında bağlantı görerek ikinci kuralın birincisinin uygulaması olduğu düşüncesini ileri sürmek mümkün müdür? Çünkü “gerekçe”, yetkinin yerinde kullanılıp kullanılmadığını denetlemeyi sağlar. “Takdir”, keyfilikten, gerekçesiyle ayrılır diyebilir miyiz?

Hükmün nedenini öğrenmek hakkı yalnız taraflara değil, kamuya da tanınmıştır. Gerekçe zorunluluğuna ilişkin Anayasa hükmünün bir anlamı da budur.

Gerekçeye tanınmış olan Anayasal önem gerekçenin gerçek ve tam olmasını da zorunlu kılar.

Gerekçe zorunluluğu “işin esasına ilişkin ve gerekçe anlaşılamıyorsa veya yeterli değilse hüküm gerekçesiz sayılmalıdır sonucuna bizleri götürmektedir.

Duruşmalarda verilen kısa kararların aynı zamanda aleniyeti sağlayacak şekilde gerekçe içermesi gerektiği açıktır.

Özellikle bu hususta uygulamada özensizlik gösterilen bir konudur. Algı, gerekçeli kararda gerekçenin açıklanacağı şeklinde olup bunun kabulü halinde aleniyetin gerçekleşmeyeceği düşünülmemektedir. Bir hukukçu olayı bütün olarak görüp değerlendirmek zorunda bulunması nedeniyle konuyu dikkatle irdeler ise bu sonuca kolayca ulaşacaktır. Ayrıca tefhimle başlayan temyiz sürelerinde gerekçe sunulmamış olması nedeniyle taraflarca düzenlenemeyen temyiz dilekçeleri meslek yaşamımızın sancıları arasındadır.

Gerekçe zorunluluğuna ilişkin Anayasa hükmünden başka sonuçlar da çıkabilmektedir. Aksini ispat edemeyenin suçlu sayılması anlamındaki yasa hükümleri Anayasadaki kurala aykırı olacaktır. Çünkü yasada gösterilmiş olsa bile “varsayım” gerekçe olarak kabul edilemez.

“Vicdani kanaat” gibi (esrarengiz ) terimler, kişiden kişiye değişik anlayışlar, “hiç bir kişiye imtiyaz tanınamaz ” yolundaki Anayasal kuralına aykırıdır. “Adalet ” açısından toplumu ilgilendiren “kanı” lar değil, düşüncelerdir.

Diyelim ki bir kişiyi astık. Asılan için gerekçe anlamsızdır. Gerekçe, onu niçin astığımızı, gelecekte kanıtlamak içindir.

Mahkeme kararlarında gerekçe geçmiş için değil, gelecek içindir. “Hukukun üstünlüğü” hukukun geleceğine inanmaktan soyutlanamaz. Geleceğin dışında hiç bir şey ölümsüz değildir.

Anayasanın 2. maddesinde, Cumhuriyet’in nitelikleri arasında sayılan hukuk devleti, insan haklarına dayanan, bu hak ve öz gürlükleri koruyup güçlendiren, eylem ve işlemleri hukuka uygun olan her alanda bir hukuk düzeni kurup bunu geliştirerek sürdüren, konulan kurallarda adalet ve hakkaniyet ölçülerini göz önünde tutan, hakların elde edilmesini kolaylaştıran, hukuku tüm devlet organlarına egemen kılan, Anayasa ve yasalarla kendini bağlı sayan, yargı denetimine açık ve hak arama özgürlüğünün önündeki engelleri kaldıran devlettir.

Anayasamızın 36. maddesine göre “Herkes meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkında sahiptir.”

Madde ile güvence altına alınan dava yolu ile hak arama özgürlüğü, bir temel hak niteliği taşımasının ötesinde diğer temel hak ve özgürlüklerden gereken şekilde yararlanılmasını ve bunların korunmasını sağlayan en etkili güvencelerden birini oluşturmaktadır. Kişinin uğradığı bir haksızlığa veya zarara karşı kendisini savunabilmesinin ya da maruz kaldığı haksız bir uygulama ve işleme karşı haklılığını ileri sürüp kanıtlayabilmesinin en etkili ve güvenceli yolu, yargı mercileri önünde dava ve verilen kararı karşı temyiz hakkım kullanabilmesidir. Kişilere yargı mercileri önünde dava hakkı ve verilen kararı bir üst yargı merciine inceletmek hakkı tanınması adil yargılamanın ön koşulunu oluşturur.

Yargı merci tarafından verilen kararın adil yargılanma hakkı sonucu oluşup oluşmadığı da karar gerekçesi ile anlaşılabilir hale gelecektir. Gerekçe göremeyen ve bunu algılayamayan bireyin adil yargılanma hakkına sahip olduğunu söylemek pratik sonuç olarak bir anlam ifade etmeyecek, yargı kararı vicdani sonuca hiçbir şekilde oturmayacaktır.

Adalet Bakanlığı tarafından 1999 yılında bu tarafa Avrupa Birliği ile uyum çalışmaları çerçevesinde Yargı Reformu Stratejisi içeriğinde Adalet örgütünün etkinleştirilmesi adı altında yeni bir amaç öngörülmüştür. Bu tür amaçların başarıya ulaşabilmesi için Yargıda aksayan yönlerin objekt if olarak ortaya konulması ve çözüm aranması esas olmalı iken bu konuda öz eleştiri getiren gerçek çözüm arayışlardan kaçınıldığını gözlemlemekteyiz.

Bu tür çalışmalarda Adalet örgütünde saydamlığın artırılması için adliyelerin faaliyet raporları hazırlaması gibi yenilikler öngörülerek raporlara alınmakla birlikte bu saydamlığın en temel aracı olan hükümlerdeki gerekçe konusunda hiçbir inceleme yer almamaktadır.

Hâlbuki şeffaflığı ve aleniyeti sağlayacak en önemli kanıt mahkeme kararındaki gerekçe olacaktır kuşkusuz.

Bu tür çalışmaların ilk amacı YARGININ BAĞIMSIZLIĞI, TARAFSIZLIĞI VE SAYDAMLIĞININ GÜÇLENDİRİLMESİ olarak açıklanmaktadır. Hüküm sonucunun gerekçelerindeki yetersizliklere rağmen bu amacın birey vicdanında yerleşmesi nasıl sağlanabilecektir? düşündürücüdür.

Yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığı konusunda toplumda farkındalığı oluşturabilmek için yargıya müracaat eden bireylerin titiz bir yargı faaliyeti sonucunda neden karar verildiğini bildiği bir sonuca en kısa zamanda ve en az masrafla ulaştırılması en önemli etken olsa gerekir.

Güvenilir yargı kaynağının ürettiği hükmün gerekçesi, aynı zamanda uyuşmazlıkları önleyici tedbir mahiyetinde toplumda yer bulacaktır kanaatindeyiz.

Arz ve izahına birkaç farklı noktadan yaklaştığımız mahkeme kararının gerekçesinin var olma ihtiyacını ortaya koyan olgular daha da farklı açılardan ele alınabilir ise de bu yazımız da bu kadarını yazmış olmanın konunun anlaşılabilmesi için yeterli olduğu kanaatindeyiz.

Bir başka konuda buluşabilmek ümidi ile.