Bir önceki yazımızda mahkeme kararlarının gerekçesiz olması ve bunun ortaya çıkardığı sorunlar ile mahrum bıraktığı faydalar üzerine yazmıştık.

Bu kez mahkeme kararlarının neden gerekçesiz kaldığını birlikte anlamaya çalışan bir yazı kaleme almayı hedefledik.

Gerekçenin ne olduğu, Yargıtay’ın süreklilik gösteren kararlarında “… TAKDİRİN, AKLA, HUKUKA ve DOSYAYA UYGUN AÇIKLAMASIDIR…” şeklinde açıklanmaktadır. “ Gerekçenin en büyük tezahür biçimi ve çerçevesi vicdani kanaattir. Bu nedenlerle vicdani kanaatin ne olduğunu ve ne olmadığını öncelikle anlaşılır hale getirmek gerekecektir.

Tüm derecelerdeki hukuk uygulayıcıların Anayasa’nın amir hükmü gereğince, “vicdani kanaat”lerini kullanmaları gerekliliği “hukukun üstünlüğü” ilkesinin değerini bulması için şarttır. Vicdani kanaat öylesine hassas bir kavramdır ki delilleri toplamadan, bir yanı dinlemeden karar veren,  doğru karar vermiş olsa bile adaletsizlik etmiş sayılır gerçeğinde anlatımını bulmaktadır.

“vicdani kanaat”, mevcut olayın  delilleri ile değerlendirilmesi sonucu verilecek karar sırasında yararlanılacak bir ilke olup, “vicdani kanaat”in yasal delillerin üzerinde bir delil olarak kullanılması veya takdiri ve kesin delillerin üzerinde bir vasıf yükletilmesi hukuktan yoksunluk olacaktır.

Özel hukuk ilişkileri genelde, sözleşme veya kanunla düzenlenmiş kurallara tabii olduğundan, özel hukuk alanında, bu sözleşme ve kanun hükümleri yerine, “objektif vicdani kanaat” ilkesinin uygulanması, uygulanan “kanaat”in “objektif” olup olmadığı da, ayrı bir tartışma konusu olmasına rağmen doğrudan keyfiliği yaratacaktır.

Ceza hukukunda, her olayda suçun işleniş şekli, sanığı ve mağduru ayrı değerlendirmeye tabii olacağı için, ceza hukukunda “vicdani kanaat” ilkesinin yine mevcut delillerin üstüne çıkmaması çok daha fazla önemle gereklidir. Zira insan için yaşam hakkını etkileyen ana unsurlar sağlık ve özgürlüktür. Ceza hukukundaki olayla uygunsuzluk ve hukuksuzluk doğuracak kararlar kimsenin telafi edemeyeceği özgürlüğün kısıtlanması sonucuna yol açabilecektir.

İdeal Vicdani Kanaat”in oluşması için  mümkün mertebe “objektif” olması ve ortak ve genel “toplumsal değerleri” de içermesi gereklidir. Bu şekilde, tahakkuk etmiş bir kanaat ancak “adalet”in gerçekleşmesini sağlayabilir. İnsanların, her davada, olayı “İlahi Adalet”e havale etmemeleri için, olayı yaşayan hukuk uygulayıcıları kadar, üst mahkemelerdeki hukuk uygulayıcılarının da,  maddi olaya ait hukuk kurallarını ve delilleri  mümkün mertebe toplumsal bazda “objektif vicdani kanaat” ölçüsünde değerlendirmek suretiyle sonuca ulaşmaları gereklidir. İşte bunun hukuk biliminde karşılığı gerekçe olarak adlandırılacaktır.

Yeri gelmişken altı çizilmesi gereken önemli bir hususta hukuk uygulayıcıları kadar, yasa koyucunun da, koyacağı hukuk kuralı ile “olay” ve “sonuç” arasındaki dengeyi sağlamak zorunda olduğunun unutulmaması gerektiğidir.

“Vicdani kanaat” ilkesinin sadece nihai kararlar için değil, dava safhasındaki tüm ara kararlara ve dava öncesi soruşturma, kovuşturma safhalarında alınacak, yakalama, tutuklama, arama, özel hayatın izlenmesi ve dinlenmesi gibi kararlara da  uygulanması yerinde olacaktır.

Bu bağlamda, “vicdani kanaat” ilkesini kullanacak yargının da, her türlü etkiden uzak olması ve “bağımsız bir yargı”nın ancak, “vicdani kanaat”ini kullanabileceğinin unutulmaması gereklidir.

Hukuk ve Toplumun karşılıklı etkileşim içinde olmalarından dolayı toplumun azınlıkta kalan görüşleri de bu kanaatin oluşumunda dikkate alınmalıdır. Bu nedenle, hukukun uygulama şartları arasında çoğunluk ahlakı veya örfü diye bir kurumdan bahsedilmemektedir.

Keza, “Kuvvetler Ayrılığı” ilkesinin, “yargı”, “yürütme” ve “yasama” erklerinin birbirlerinin üstünde değil, birbirleri ile “aynı seviyede” ve “birbirlerini denetler” bir şekilde uygulanması gerektiğinin de unutulmaması gereklidir.

“Hukukun vicdanını yitirmesi” ile “Adalet”in gerçekleşmesi imkansızlaşacak ve “Adalet”in gerçekleşmesindeki bozukluklar ise, toplumun öncelikle, ahlaki olmak üzere her bakımdan çözülerek, beraber yaşama duygusunu kaybetmesine, “Toplum Sözleşmesi”nin geçerliliğini yitirmeye başlamasına sebebiyet verecektir.

Hukuk uygulayıcıları olarak sahip olduğumuz düşünce ve inanç ne olursa olsun, bunlardan soyut olarak,  insanları ve olayları, öncelikle, “insan” olarak “vicdan”ımızla değerlendirmemiz gerektiğini unutmamalıyız.

Bir rejimde, halk adalete inanmaz hale geldiyse, o rejim mahkum olmuştur. Montesquieu

Bu konuları anlaşılır hale getirebilmek için vicdani kanaatten sonra öncelikle hukuk ve hukukçu kavramlarını da ele almak gerekecektir.

Hukuk kelimesi Arapça “hak” kökünden gelir ve hak kelimesinin çoğulu olarak bilinmektedir. Hukuk dönemden döneme değiştiği için hala doyurucu bir tanım yapılamamıştır. Kant “Hukukçular hala hukukun tanımını aramaktadırlar” der. Hukukun en önemli yanı ise diğer toplumu düzenleyici kurallar olan örf ve adetler, gelenekler ve dinlerden ayıran özelliğinin devlet tarafından güvenceye alınmış ve cebri yaptırımlara sahip olmasıdır. Cebri yaptırıma sahip olan hukuk bu manada bulunduğu toplumun değer yargılarını taşıyacaktır.

Hukuk biliminde biçim, öncelikler ve ilkeler doğrultusunda bazı sistemler ortaya çıkmıştır.

Hukukçu ise hukuk eğitimi almış olan ve hukuk ile uğraşan kişiyi tarif etmektedir. Ancak bu tanımlama sadece kısa bir tanımlama olup, hukukçunun “hukukçu” anlayışı farklı olmak zorundadır.

Hukukla ilgili düşündüğümüzde “ADALET” kavramı toplumu düzenleyen hukukun temel ilkesi olarak ön plana çıkmaktadır. Bir başka anlatımla hukuk adaleti sağlamakla yükümlüdür. Adaletin gerçekleşmesi için hukukçulara bu kavramın çok iyi verilmesi gerekmektedir. Hukukçuda, hukuk nosyonunun (kavrayışının) oluşturulmasında, hukukçunun hakkaniyetli davranmasında, aldığı hukuk felsefesi eğitimi çok önemlidir. Hukuk felsefesiyle, adaleti gerçekleştirme adına, hukuki düşünce öğrenilir. Hukukçuyu var edende işte bu hukuki düşünme yeteneğidir.

Toplumun mihenk taşı olan adalet, toplumsal huzuru sağlar. Bir memur, bir doktor, bir mühendis hatalı bir uygulama yaptığında yargı adaleti tesis eder. Fakat ya adalet makamı yanlış bir karar verirse işte o zaman bunun sonuçları çok ağır olur. O zaman tuzun koktuğu andır ve adalete güven sarsılır. Bunun içindir ki adalet çok önemli ve mülkün temelidir. Bunun için doğası gereği diğer mesleklerden ayrı bir yanı ve temsilinde ağırlığı vardır.

Hukuk felsefesinin temel disiplinleri, muhakeme yeteneğini geliştirir. Örneğin dağıtıcı adalet kavramını içselleştirebilen bir hâkim hakkaniyete uygun kararlar verir ve böylece adalet gerçekleştirilir. Hukuk felsefesi aynı zamanda hukukun amacının açıklanması sorunlarıyla da uğraşır. Dolayısıyla hukukun amacı olan adalet ilkesini inceler. Bu incelemede toplumsal ‘iyi’ olan adaletle, bireysel ‘iyi’ olan ahlak arasındaki ilişkiler de göz önünde bulundurulmalıdır.

Hukuk felsefesi kurucu, mimari bir bilimdir. Nasıl bir evin yapılmasında önce mimar planı çizerse; hukukta da hukuk felsefesi, hukuk düzenlerinin ana planlarını çizer. Ev yapılırken mühendisler, ustalar, kalfalar malzemeleri bir araya getirerek evi inşa ederler. Hukukta da hukuk felsefesi hukuk düzeninin planını çizerek kanun koyucuya verir. Burada siyaset ve siyaset felsefesi de gündeme gelir. Bu plan çizilirken çağdaş değer yargıları, kültür, insanlık değerleri, özgürlük ve eşitlik anayasadan kanuna, oradan da tüzük, yönetmelik ve kararnamelere geçer.

Hukuk felsefesi böylece hukuku tümel olarak ele alır, onu inceler ve yönlendirir. Hukukun itici güçleri ve sosyal gerçeklik o toplumun dünya görüşleriyle birleşip hukuk olur. O dünya görüşüne bağlı bir adalet anlayışı mevcuttur. O halde adalet değeri toplumun hukukunu etkileyecektir. Hukukçu, içinde yaşadığı hukuk kavramının mahiyetini bilmezse basit bir hukuk teknisyenidir. Bir ülkede yürürlükte bulunan hukuk normlarının içerik bakımından araştırmasını yapanlar örf ve adetlerle, politikayla, ahlakla kesiştiği noktaları bilenler gerçek hukukçu ve politika bilimcileridir. O halde gerçek hukukçu ve politika bilimcisi hukukun ne olduğunu, mahiyetini bilecek; toplumda yürürlükte olan örf ve adet, din, ahlak kurallarından hukuku ayırt edecektir.

Hukukçu kuralları iyi bilecek ve tümdengelim anlayışı içinde hukuk kuralını olaya uygulayacaktır.  Hukukçu bilimsel bir yöntemle, kültür ve felsefeyle hukuk normlarını tartıp değerlendirecektir. Hukukçu çağdaş değerlerin aklın, mantığın, felsefenin, kültürün bakış açısı içinde hukuk düzeniyle sosyal gerçeklik arasındaki bağı saptayacaktır. Mevcut normların gerçek adalet değerine uygun olup olmadığının incelenmesi de hukukçular için kaçınılmaz bir ödevdir.

Çağımızın deneyleri açıkça ortaya koymuştur ki hukuk olarak yürürlükte olan şeyin gerçekten de hukuk olup olmadığını sorgulamayan hukuku yalnız fiili bir şey, kanun koyucu ve toplum tarafından önceden verilmiş bir olgu olarak kabul eden hukukçu, mesleğini gereği gibi yapmamakta ve mesleğinde yanılmaktadır.

Toplumda hukuk kurallarının, düzenli bir biçimde uygulanması ve sosyal bakımdan tatmin edici bir etkinliğe sahip olmasında adaletsizliğin olmaması dolayısıyla adalete uygunluğun gerçekleşmesi olarak değerlendirilebilir. Böyle bir uygulama adaletsizliğin bir biçimi olan keyfiliğin reddedilmesi anlamına gelmektedir. İnsana saygısızlık da adaletsizliktir. Çünkü insan, insan olduğu için saygıya layıktır. Ona saygısızlık da bir adaletsizlik biçimidir.

Hukuk uygulamasının taraf tutması, başka bir ifade ile tarafsızlıktan uzaklaşmak bir adaletsizlik örneğidir. Hakimin hukuk uygulamasında tarafsızlık ilkesine kesinlikle sadık kalmasının adaletsizliği önlemek bakımından büyük önem taşıdığı söylenebilir. Haklı bir nedene dayanmayan eşitsizlik, adaletsizlikten başka bir şey değildir.

Hukuk felsefesi eğitimi, hukuk nosyonunun (kavrayışının) oluşmasında da büyük pay sahibidir. Hukuk eğitimiyle birlikte hukuki düşünce oluşmaya başlar. Günlük yaşamda meydana gelen olaylar hukukçu gözüyle değerlendirilir. Zamanla sağlam temelli bir hukuk nosyonu (kavrayışı) oluşur.

Bugün ülkemizde eğitim verilen hukuk fakültelerinde bu derece önemli hukuk felsefesi eğitimi yeterince verilememektedir. Daha da acısı galiba pek çok kişi bunun farkında olmaksızın ve böyle bir şeye ihtiyaç olduğuna inanmamasına rağmen hukukçu sıfatını taşımaktadır.

Türkiye’de toplam 64 hukuk fakültesi, beş ikinci öğretim ve Kıbrıs’ta 4 hukuk fakültesi olmak üzere toplam 73 fakülte eğitimi içinde yılda 12.095 kontenjanla hukuk eğitimi verilmektedir.

Bazı hukuk fakültelerinde hukuk felsefesi zorunlu ders olmadığı gibi bu derece temel olan bir ders sadece bir yarıyıl içerisinde haftada iki saat verilmektedir. Siyaset bilimi de aynı şekilde öğretimde yer almaktadır.

Öncelikle tespit edilen husus eğitimin bu açılardan fevkalade yetersiz olduğudur.

İdari Yargı sistemi içerisindeki hukukçu eğitimi almayan yargıçların varlığı dikkate alındığında durum bir kez daha ağırlaşmaktadır. Örnek sayılarla izah gerekirse, İdari Yargı sistemi içerisinde 2002 yılı verilerine göre 232 Hukuk Fakültesi mezunu var iken 598 diğer fakülte mezunu yargıç görev yapmaktadır. Yukarıda arz ettiğimiz hukuki düşünme yeteneği açısından gerekli gördüğümüz eğitim idari yargıya geldiğimizde tamamen yok olduğu bile söylenebilecektir.

Hakimlik mesleğinin kazanımında fakülte mezunu olup çoktan seçmeli yazılı sınavda belirli notu alanların Adalet Bakanlığı tarafından mülakat ile atanması da bu hususta önemli bir etkendir. Ülkemizde hukukçu sıfatı ile avukat, hakim vb mesleki unvan ve sıfatların varlıkları, kazanımları hep karıştırılmaktadır. Hukuk fakültesinden mezun olan kişiler hakimlik sınavını kazandıkları şartta kendilerini hakim olarak görebilmektedirler. Olmadığı taktirde de avukat olarak görebilmektedirler. Öncelikle bu sorunun düzeltilmesi gerekmektedir. Hukuk fakültesinden mezun olabilmek başka bir şeydir hakim veya avukat olabilmek bambaşka bir şeydir.

Adalet Bakanlığı aday seçimleri ne yazık ki hiçbir zaman gereken durulukta hukuk nosyonu (kavrayışı) esas alınarak yapılmamıştır, bugünde yapılamamaktadır. Siyaset ideolojisi ile hukuk arasındaki yakın bağ bu seçimlerde kendisini ağır biçimlerde göstermektedir. Bu kriterlerin tespitindeki sorunlar ileride bu tespiti yapanların dahi şikâyetçi olabilecekleri bir başlangıcın önünü açmaktadır.

Genç yaşta üniversite mezunu olan deneyimsiz ve eğitimsiz kişilere siyasi mülahazalarla giydirilen hakimlik sıfatı psikolojik gelişimde tamamen başıboş bir benlik kavgasına sebebiyet vermektedir. Mesleğin toplum içindeki doğasından kaynaklanan ayrıcalığı bir yana günümüz içerisinde mensuplarının yarattığı sanal dünyanın varlığı da eklendiği zaman genç ve deneyimsiz bireylerin davranışlarında doğrudan etken olan kişilik çatışmalarına dönüştüğü gözlemlenmektedir. Bunun üzerine bir de hakimlik eğitiminde toplumdan soyutlanmayı öğütleyen veya talep eden davranış kuralları eklendiğinde artık bireyin çevresini sessizce ören bir kabuktan söz edilebilmektedir. Bu duygu yükü altında teorik eğitimlerin varlığı hukuk gibi, pratik yaşamda karşılaşılan bireysel sonuçları ön planda algılanan ancak toplumsal sonuçları üzerinde ağırlıklı kazanımlar sağlamayı hedef alması gereken bilimsel bir disiplinin en temel taşı olan hakimlik mesleğinde uygulayıcının da bireysel bakış açısından kurtulamamasını sağlamaktadır. Toplumsal sosyoloji, çalışma sosyolojisi ve psikolojisi Adalet Bakanlığı tarafından gerekli bilimsel çalışmalara ve araştırmalara konu edilmemektedir. Bu yönde yapılmış çalışmalara, yazılmış makalelere rastlamak neredeyse imkansızdır. Yanlış temeller üzerine kurulan hakimlik mesleği adliyenin içinde uygulanmaya başladığında hakim-savcı ikileminde toplumun diğer meslek gruplarından ve hatta aynı yargının kurucu unsuru olduğu dillerde destan olan avukatlık mesleğinden dahi uzak, uygulayanların psikolojik kavramları altında yaşatılıp büyütülen bir fenomen halini almaktadır.

Tüm bunların önüne geçebilmek uğruna toplumlar değişik yollar araştırmışlar ve eğitimin ciddiyetini algılayarak gerçek ve tarafsız akreditasyon sağlayacak mekanizmalar geliştirmişlerdir. Ülkemizde hukuk fakültesi bitirildikten sonra bu eğitimi akredite edecek hiçbir çalışma yapılmamaktadır. Mevcut hakimlik sınavı, bir ara teori halinde yasalaşan ancak uygulanmaya fırsat bulamadan popülist yaklaşımlarla kaldırılan avukatlık sınavı, mevcut staja kabul zorunluluğu gibi tüm uygulamalar akreditasyonun çok uzağında olduğu gibi yaşanmışlıkları süzgeçleme ve yorumlama yeteneğinin şart olduğu yaş sürecide hiç dikkate alınmamaktadır.

Bugün Amerika Birleşik Devletlerinde lisans eğitiminden sonra hukuk okullarında eğitim alındıktan sonra hukukçu unvanı kazanılabilmektedir. Bunun sebebi hukukçu olmak isteyen bireyin yaşam tecrübesini artırmak ve sağduyu kazanımı için mesleki bir disiplin sürecini atlattıktan sonra hukuk alanına ulaşmasını sağlamak ideali olsa gerekir. Sonrasında ki avukat olmak için uygulanan sınavlar, staj süreleri ve eğitimi ile hakimliğin kazanılması için öncelikle belirli bir süre avukatlık yapılmış olması şartı gibi hususlar tamamen ayrı bir yazıda hatta kitapta ele alınacak kadar içerik sahibidir.

Bu sorunlu addeddiğimiz mesleki yaşam alanı düzleminde tüm bu hizmetleri organize etmekle ve denetlemekle görevli olan Adalet Bakanlığımız yılardır mevcut hâkim savcı açıklarından bahis ederek nedense bunları doğru adımlarla tamamlama yönüne gitmemiştir. Hakim sayıları ve iş yükü yargının diğer bir sorunu olarak hep sunulmaktadır. Ancak kanaatimizce kararların gerekçesiz olmasının ardına sığınılacak önemli bir sorun kategorisine girmemektedir. Bunu daha iyi kavrayabilmek için bir takım mukayeseli değerlere göz atmak faydalı olacaktır sanırım.

Adalet Verimliliği İçin Avrupa Komisyonu (The European Commission for the Efficiency of Justice-CEPEJ) verilerine göre 100.000 kişi başına düşen hakim sayısı olarak yapılan mukayeseli değerlendirmede şu sonuçlarla karşılaşılmaktadır;

Görülmektedir ki burada Adalet arayışına yaklaşımlarda da farklılıklar mevcuttur. Bazı ülkelerde meslekten olmayan hakim uygulamaları vardır. Bunlarla birlikte tablo irdelendiğinde nüfus kriteri bağlamında hakim sayısında açık bir yetersizlik görülmektedir. Aşağıda savcı sayılarının irdelenmesinde ortaya çıkan sonuçta toplumdaki hukuki sorunların ve ihtiyaçların tahlilini yaparak bu  tabloya uyarladığımızda gelişmişlik ve eğitim-kültür kazanımı ölçütünde ülkemizin çok daha fazla hukuki sorun ürettiği ve bunlarla başa çıkmak için çok daha fazla hakim gerektiği açığa çıkmaktadır.

Aynı verilerin savcılık tarafına baktığımızda;

Yeterli savcı sayısının varlığından söz edilebilecektir. Buna rağmen eksik soruşturmaların yargılama sürecine katkısı ayrıca bir değerlendirme yazısında ele alınılabilir. Burada konuya temas eden açıdan değerlendirilmesi gereken husus ceza davalarında adalet arayışına eksik ve yanlış soruşturmanın katkıları olmalıdır. Ne yazık ki günümüzde delil toplama açısından kamu ve şüpheli yararına çalışması gereken savcıların genellikle kolluk kuvvetlerinin önüne getirdikleri ile yetinmeleri ve hatta kurgulamalara görmezlikten gelerek hakim çözsün anlayışı ile dosyayı gerekli özeni göstermeden hakimin önüne koymaları olgusu sıkça müşahede edilir hale gelmiştir.

Bu şekilde delilleri usulüne uygun ve yeterli ölçüde toplanıp, irdelenip açıklanmamış dosyalar nedeniyle yapılan ceza yargılamalarında maddi olaylara aykırı pek çok karar çıkabildiği gibi bunların yüksek mahkemelerce doğru kararlara ulaştırılmasını beklemek de Türk Yargısının temel sorunlarından birisi haline gelmiştir. Düzgün, gerekli ve yeterli biçimde kamu ve şüpheli yararına birlikte toplanmayan delillerin oluşturduğu dosyada iş yükü altında sağlıklı kararlar oluşturmanın fevkalade güç olacağı açıktır. Bu gerçek diğer bir yanda da gerekçesiz kararları tetiklemektedir kanaatindeyiz.

Yine önemli bir hususta yardımcı personel ve işlemlerin ülkemizde yeterince eğitimli ve disiplin olamamasının yanında yargıya üreteceği hizmette işlevleri ile katkı sağlayacak kurumların vurdumduymazlıkları da kararların olgunlaşmasının önünde bir engeldir kanaatindeyiz. Bu nedenle ülkemizde “YARGI REFORMU” kavramının yetersizliğinden sürekli söz edildiği halde bunun sorunun tespiti ve doğal olarak çözümü için yeterli olmadığını her fırsatta vurgulamak isteriz. Ülkemizde “ADALET REFORMU” gerekmektedir. Hakim, savcı, avukat, yardımcı personel, yardımcı hizmetler , adli kolluk, adli tebligat gibi tüm unsurların gözden geçirilerek birbirleri ile entegre edilmesi kaçınılmaz şarttır.

Bireysel anlamda adli yardımcı personelin verilerine bakıldığında;

 Ortaya çıkan tabloda ülkemizin yine yeterli sayıda adli yardımcı personele sahip bulunduğu söylenebilecektir. Ancak sayının yeterliliği hizmetin üretilmesinde yeterli personelin varlığı anlamına gelmemektedir. Personelin donanımlı ve eğitimli olması, ne yaptığını ve yapacağını bilen kişiler olması önemsenmek zorundadır. Hakime gerekçenin oluşumunda nezaret görevi üstlenen yardımcı personelin gereken liyakata ulaştırılması, sosyolojik ve psikolojik açıdan desteklenmesi ve yetiştirilmesi, hukuk felsefesinden haberdar edilmesi ve teknolojik araç-gereçlerin kullanımı çok iyi başarabilmeleri sağlanmalıdır.

Yine kurulu mahkeme sayıları açısından (2006 yılı itibariyle) verilere baktığımızda;

Ülkemizde kurulu bulunan mahkeme sayılarının yeterli bulunduğu görülmektedir.

Tüm bu verilerin aslında temel açılımı olacak olan yargıya ayrılan bütçenin ve bunun geri dönüşümü için alınan harçlardan, cezalardan sağlanan kaynağın mukayese verileri Euro bazında şu şekilde gerçekleşmektedir;

Bu rakamlarda ülkemizde yargıya ayrılan bütçenin yetersizliğini açıkça ortaya koymaktadır kanaatindeyiz. Nitelikli bir yargılama faaliyetinin sürdürülebilmesi için bütçenin önemi büyüktür.

Tüm bu verilerin ışığında yetersizlik ölçütünde kaynakları hep birlikte değerlendirdiğimizde ortaya çıkan manzara yeterli olmayan bütçe ve hakim sayısı, yeterli olan mahkeme, savcı ve adli yardımcı personel sayısı ile mahkeme kararlarının oluşma süresi değerlendirildiğinde yargılama süresi bakımında ceza yargısında ortaya çıkan veriler;

göstermektedir ki hakim sayısındaki yetersizliğin ceza yargılama faaliyetlerine önceki soruşturmanın yetersizliği de eklendiğinde ciddi zamansal sürece uzanan bir yargılama faaliyetine dönüştüğü görülmektedir.

Bu yargı yükünün yarattığı stres ile gerekçenin artık bir tarafa bırakılarak dosyanın sonuçlandırılmaya çalışılması gibi bir baskı oluşturduğu da söylenebilecektir. Nitekim yıl sonlarında dosyaların karara çıkartılması için yaşanan telaşlarda bunun bir göstergesidir. Hakim, gerekçeyi bir kenara bırakarak kaç iş çıkardığını hesap eder halde tutulmaktadır.

Yargılama faaliyetlerinde faaliyetin aşamalarındaki parçalarının yetersiz eğitim ve olgunlaşmamış bir felsefi süreçten geçmesinin etkileri yanında ülke geneli olarak bu faaliyeti yürütmeye bakış açısı, ayrılan kaynaklar ve hedeflenen unsurlar hep birlikte değerlendirilmek zorundadır. Bu zorunluluğu izah ederken ve algılarken hukuk ve adalet kavramlarının insanın canından sonra ihtiyaç duyduğu olmazsa olmaz temel unsurlar olduğu göz önünde tutulmalıdır. Toplumu devlet anlayışı içerisinde bir arada tutacak ve demokrasinin yaşatılıp geliştirilmesine bekçilik edecek yegane kurum “YARGI” dır. En nitelikli bireylerin ve eğitim-kültür seviyelerinin var olduğu toplumlarda bile yargı olmazsa olmaz unsur olarak bu fonksiyonlarını toplum için sürdürmek zorundadır.

Bu anlayışın önce devlet dediğimiz soyut kavram tarafından sahiplenilmesi sonrada toplumda yerleştirilmesi hedef alınamadığı için günümüzde maalesef yargı mensupları dahi hukukun önemini kavramakta bazen güçlük çekmektedirler.

Hakimlerin “BAĞIMSIZLIĞI” kavramının yanlış algısı da kanaatimizce sorunun en önemli etkenlerindendir. Kavramların varlığı kutsal olsa bile onların uygulamadaki varlığını amaca uygun yaratmak ve sürdürmek temel olandır. Bağımsızlık, demokrasi vb kelimeler toplumumuzda eğitim seviyesi ile doğru orantılı olarak yanlış kullanımlara ve çağrışımlara sebebiyet veren en tehlikeli kavramlar olarak karşımıza çıkmaktadır.

Yargının bağımsızlığı; 1985 tarihli “Birleşmiş Milletler, Yargı Bağımsızlığının Temel İlkeleri”, 1994 tarihli “Avrupa Konseyi, Hakimlerin Bağımsızlığı, Etkinliği ve Rolü Konusunda Tavsiye Kararı”, 2007 tarihli Venedik Komisyonu, Yargısal Atamalar Raporu” ve 2010 tarihli “Venedik Komisyonu, Yargıçların Bağımsızlığı Raporu” gibi uluslararası belgeler ışığında açıklana gelmektedir.

Elbette ki yargı bağımsızlığına potansiyel olarak zarar gelebileceği yönündeki haklı kaygı, yargının hesap verebilirliğine olan ihtiyacı ortadan kaldırmamaktadır. Bradley v. Fisher kararında ABD Federal Yüksek Mahkemesi’nin yüzyıldan daha fazla bir süre önce söylediği gibi, yargı bağımsızlığının amacı yargıçları korumak değil, yargının sonuçlarından korkmaksızın karar verebilmesini sağlayarak kamu yararını gerçekleştirmektir(80 U.S. (1 Wall.) 335 (1871)’den aktaran, AlexB. Long, s. 27.) . Bir yargıç rutin olarak sanığın önemli haklarını elinden alıyor veya bilerek açık ve yerleşmiş uygulamaları ihmal ediyorsa yargı bağımsızlığının temel değerini ortadan kaldırmaktadır. WashingtonYüksek Mahkemesi’nin Inre Hammermaster kararında şöyle denmiştir: “Yargı bağımsızlığı hukukun gereklerini göz ardı etme veya sanığın anayasal haklarını ihmal etme takdirini vermez” (Bkz. In Re Hammermaster, 985 P.2d 924, 936 (Wash. 1999),  http://caselaw.findlaw.com/wa-supreme- court/1480410. html (05.08.2011) )

Yargının bağımsızlığı kavramı çeşitli boyutlarıyla incelenebilir. Bu bağlamda, ilk olarak, yargıya olası etki ve müdahalelerin kaynağına göre, yargı organının diğer devlet organlarına karşı bağımsızlığına odaklanan “dış bağımsızlık” ile yargıçların aynı veya üst düzeydeki meslektaşlarının etkilerine maruz kalmamaları anlamına gelen “iç bağımsızlık” arasındaki ayrıma dikkat çekilebilir. Bir başka ayrım, yargıya olası etki ve müdahalelerin hedefine göre yapılabilir. Buna göre, yargıçların teker teker “bireysel bağımsızlığı” ile bir bütün olarak yargı organının “kurumsal bağımsızlığımdan söz edilebilir. Bu söylemler bağlamında, yargının tüm etki ve müdahalelerden tamamıyla korunmasının mümkün olmadığının altını çizmek gerekmektedir. Burada önemli olan, yargının “uygunsuz” müdahalelerden korunmasıdır.

Yargının bağımsızlığının önemi, otoriter/totaliter rejimler ile liberal demokratik rejimler arasındaki farktan da anlaşılır.  Bağımsız bir yargı organının siyasal iktidarın sınırlarını çizen iki temel anayasal ilkeyle, “hukuk devleti” ve “kuvvetler ayrılığı” ilkeleriyle doğrudan ilişkisi, yargı bağımsızlığının temel hak ve özgürlüklerin güvencesi olduğunu gösterir.

Yargının bağımsızlığına eşlik eden bir başka önemli ilke de “yargının tarafsızlığıdır.” Bağımsızlık yargının çevresel etkilere karşı korunmasını ifade ederken, tarafsızlık, bağımsızlığın sağlanmasının ardından, yargıcın iç muhakeme aşamasında peşin hükümlerden, ideolojik eğilimlerden kurtulmasını anlatır. Bağımsız bir yargıç bile taraflı kararlar verebilir. Gelgelelim, bağımsız olmayan bir yargıcın tarafsızlığını yitirmesi ihtimali çok daha yüksektir.

” Yargıçların her kamu görevlisi gibi hukukun çizdiği sınırlar içerisinde kalmalarının önemi “yargıçların sorumluluğu” veya “yargının hesap verebilirliği” kavramıyla açıklanır. Günümüzde yargıçların kişisel hukuki sorumluluğu genellikle üç başlık altında incelenmektedir; “ceza hukuku bağlamında sorumluluk”, “özel hukuk bağlamında sorumluluk”, ve “disiplin sorumluluğu”.

” Yargının bağımsızlığı ilkesinin anayasada tanınması önemlidir. Bu ilke yargının öncelikle yasama ve yürütmenin olası baskı ve müdahalelerine karşı korunmasını gerektirdiğinden, yasama ve yürütme organlarını da bağlayan ve kolaylıkla değiştirilemeyen anayasada yer alması uygundur. Türkiye’de Cumhuriyet döneminde yürürlüğe giren tüm anayasalarda yargı bağımsızlığına ilişkin hükümler bulunmaktadır. Bu noktada, yargı bağımsızlığına ilişkin ilke ve kurumlara anayasa ve yasalarda yer verilmiş olmasının tek başına yargının bağımsızlığını sağlamaya yetmeyeceğine işaret edilmektedir.

Günümüzde yargının bağımsızlığının sadece hukuk devleti ilkesi veya temel hak ve özgürlüklerin korunması açısından değil, siyasal ve sosyal başka alanlar, örneğin ekonomik büyüme gibi gelişme göstergeleri açısından da önem taşıdığı vurgulanmaktadır. Sonuçta, toplumsal düzenin kurulması ve geliştirilmesi açısından bu kadar önem taşıyan yargının bağımsızlığı ilkesini hayata geçirebilmek için, yargıç adaylarının nitelikleri, yargıçların atanmaları, yükseltilmeleri, tayinleri ve nakilleri, görev süreleri ve özlük hakları konusunda, yasama ve yürütme organlarının yargıyı olumsuz yönde etkilemesine imkân verecek düzenlemelerden kaçınılması gerekir.

İşte bu noktalardan yaklaşarak mahkeme kararlarının yasal zorunluluklara rağmen gerekçesiz kalmasının bir müeyyidesi olamadığı ve uygulanmadığı halde böylesine önemli bir unsurun yargı kararından çıkartılmasına sonucuna karşılık liyakat olarak adlandırılan sistemin içerisinde bir denetim ve müeyyidelendirme sağlanamamış olması gerekçesiz kararların kanıksanmasına yol açmaktadır kanaatindeyiz. Hakimlerin yargı kararlarının denetiminde etken olacak unsurların bir başka deyişle Yüksek Mahkemelerin bunu umursamaması ve hatta kendisinin bizzat “ usul, yasa ve kanunlara uygun bulunan mahkeme kararının ONANMASINA” gibi soyut gerekçelerle karar veriyor olması mahkeme kararlarının gerekçesiz olmasında hiçbir mahsur olmadığı şeklinde yorumlanmakta ise de bunun hukuk düzeni içerisinde izahı bulunmadığı yeterince açıktır. Nasreddin Hoca’nın misalindeki gibi bindiği dalı kesmek olarak niteleyebileceğimiz bu vurdumduymazlığın bir an önce düzeltilmesi gerektiği açıktır. Buna rağmen bir müeyyidesinin olmaması, bu gibi hususların yargıçların bağımsız yargıya uygunsuz müdahalesi olduğu gerçeğini değiştirmeyecektir. Halkın gözünde gerekçesi olmadığı için tatmin gücünden yoksun kılınan kararların hukuk mimarisinde hiçbir değeri de olamayacağı açıktır. Bunun YARGI BAĞIMSIZLIĞI kavramına sığınılarak korunması söz konusu dahi edilmemelidir.

Hakimlerin ve savcıların atamaları, terfileri, nakilleri ve hatta aldıkları ücretin miktarı, ne zaman ki verdikleri kararların yargılama sürecindeki performanslarına, gerekçelerine ve üst denetimlerden olduğu gibi geçebilmelerine bağlandığı görülür ise o zamanda gerekçesiz kararların yargının sırtındaki karanlık muamma olmasından kurtulunulur ve anlaşılır bir hukuk-yargı anlayışına topyekun sahip olunabilir kanaatindeyiz.

Gerekçesiz yargı kararları bir açıdan da yargının siyasallaşmasının bir sonucu olabilmektedir. Yargı faaliyetine başlamadan önce tarafsızlığını yitirmiş bir yargıcın ideolojik istek ve saiklerle hedefe ulaşmak için sürdürdüğü yargı faaliyeti sonucunda gerekçesiz mahkeme kararı oluşacağı şüphesizdir. Bunun varlığını dahi düşünmek topluma ve mesleğe yapılabilecek en büyük ihanet olur ki buna ihtimal dahi vermek istemiyorum. Ne mevcut felsefi akımların ne dinlerin nede ahlaki temellerin hiç birisi böyle bir anlayışa cevaz vermemektedir. Hukuk bir kenara yaşamsal manevi değerlerin hiç birisinde olmayan ve toplumsal değer yargılarımıza ait inancımıza göre HAK kavramının en acımasızca çiğnenmesi anlamına gelen bu davranışın hukukta değil hiçbir yerde korunması mümkün olamayacaktır. Lakin bireysel olarak ideolojilerine yenik düşmek anlamında da olsa örgütlü olarak ideolojik düşüncelerine yenik düşmek anlamında da olsa veyahutta kendi benliğinde oluşturduğu doğrularına yenik düşmek anlamında da olsa bir hakimin siyasallaşması anlamına gelebilecek davranışlardan kaçınması ve bunu ifade edebilmesinin en belirgin yolu hükmünde ki gerekçe olacaktır. Gerekçesiz hüküm kuran hakim, hiçbir zaman bu sui zanlardan şahsen kurtulamayacağı gibi şahsı dışındaki hukuk alemini de bu sui zannın altına itecek olup dikkat edilir ise kendi meslektaşlarının da vebaline girmiş olacaktır.

Gerekçesiz mahkeme kararları yasama organının yasama faaliyetlerine rehber olması gereken toplumda tespit edilen hukuki değerleri de yansıtamadığından hızlı ve toplumsal sonuçlardan uzak yasalaşma faaliyeti nedeniyle de kendi ayağına taş bağlayıp suya atlayan varlığını temsil etmektedir.

Bu arada söz edilmesi gereken bir hususta gerekçenin tekniği olacaktır. Bir başka anlatımla bilgisayar teknolojisinden de faydalanılarak eksik ve yetersiz bilirkişi incelemesindeki bölümleri, olayı aydınlatmaya yetersiz tanık ifadelerini kopyala yapıştır yapmak suretiyle gerekçe oluşturulması teknik anlamda gerekçe değildir. Hüküm gerekçesinin nasıl olması gerektiği genel hukuk kavrayışı içinde mevcuttur. Lakin bir kez daha tarif etmek gerekirse taraf iddiaları ve delilleri tartışılarak, sübuta erdiren veya çürüten unsurları vurgulanmak ve neyi sübuta erdirdiği veya çürüttüğü de açıklanarak hukuki hüküm gerekçesi yasal mevzuata uyarlılığı karşılaştırılıp anlatıldıktan sonra mevcut karar açıklanmalıdır. Çok şey istiyor gibi görünsek de bunun aksinin gerekçe olmayacağı ve günümüzde işte gerekçesi var denilen kararlarının çok büyük çoğunluğunun bu vasıfları taşımadığı anlaşılacaktır. Bunun gerekçesi tarafları tatmin etmek olduğu kadar sonraki uyuşmazlıklarda yol gösterici olmak adına hukuka katkıda bulunmaktadır. Aynı zaman toplumda yaşanan bireysel olayları ele alan bu görüşlerin hukuki düzenlemelerdeki eksiklikleri, yetersizlikleri ve çarpıklıkları göstererek düzeltilmesini sağlamaya da öncülük edeceği açıktır. Aksi halde yasama faaliyeti hangi kriterlere dayanarak hukuk kaynakçası oluşturacaktır? Yada yasama faaliyetlerinin oluşturduğu hukuk kaynaklarının üst hukuk normlarına uygunsuzluğu veya toplumun yada bireylerin hak ve özgürlüklerine aykırılığı nasıl düzeltilecektir?

Sözün özünde hukuk eğitiminden başlayan, hukuki düşünme yeteneği kazandıran bilimlerin disiplin altında verilmemesinden devam ederek, liyakatte esas alınmaması ve yeterince önemsenmemesi nedeniyle uygulamada göz ardı edilen, tarafsızlığın gizlendiği kapı arkası olarak yorumlanan, kendisine ulaşılmasında fedakarlıkta bulunulması göze alınsa bile ulaşılamayan, meslektaşlarına örnek olamayan, yasama faaliyetlerine hiçbir katkısı olmayan gerekçesiz mahkeme kararlarının varlığı pek çok etkene bağlı olmakla birlikte varılan ortak sonuç bunun değiştirilmesi için hedef alınması gerektiğidir.

Unutulmamalıdır bir tek kişiye yapılan bir haksızlık, bütün  topluma yapılan bir tehdittir.

Montesquieu