A- İŞ YARGISINDA GÖREVLİ MAHKEME

Açıklama:

İş mahkemelerinin göreviyle ilgili Yargıtay uygulamasında  en  önemli değişiklik işçi ve işveren arasında rekabet yasağı sözleşmeleri bakımından yaşanmıştır. Yargıtay daha önceleri rekabet yasağı sözleşmesine dayanan talebin iş mahkemelerinde görülmesi  gerektiğini kabul ederken, son yıllarda yapılan görüş değişikliği ile ticaret mahkemelerinin görevli olduğu sonucuna varılmıştır.

Yargıtay’a göre işçinin çalıştığı sırada rekabet yasağına aykırılık halleri aynı zamanda özen borcunu da ihlal ettiğinden iş mahkemeleri görevlidir. Ancak  işçinin fesihten sonra belli bir süre davalı işverenle rekabet halini oluşturacak  şekilde çalışmaması şartına bağlanan cezai şartlar için göreli mahkemenin ticaret mahkemesi  olduğuna karar verilmiştir.

Rekabet yasağına dayalı isteklerle diğer işçilik alacaklarının aynı davada görülmesi, örneğin  işverenin cezai şart yanında ihbar tazminatını talep etmesi gibi hallerde davaların ayrılması yönünde uygulamaya gidildiği görülmektedir.

Konuyla ilgili düşüncemiz, rekabet yasağı davalarının fesihle doğrudan ilgili olması, işçinin çalışma hayatını kısıtlayan yönünün bulunması sebebiyle iş mahkemelerinde görülmesi gerekliliğin ötesinde, yasal düzenlemeye göre de iş mahkemelerinin yetkili  olması gerektiği yönündedir. Bu konuda Yargıtay Hukuk Genel Kararının karşı oy yazısındaki gerekçelere katıldığımızı belirtmek isteriz.

Türk Ticaret Kanunu’nun 5.maddesinde, “Aksine hüküm bulunmadıkça, dava olunan şeyin değerine veya tutarına bakılmaksızın asliye ticaret mahkemesi tüm ticari davalar ile ticari nitelikteki çekişmesiz yargı işlerine bakmakla görevlidir” hükmü bulunmaktadır.

5521 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu’nun 1.maddesinde ise,  “ İş Kanununa göre işçi sayılan kimselerle… işveren veya işveren vekilleri arasında iş akdinden veya iş Kanununa dayanan her türlü hak iddialarından doğan hukuk uyuşmazlıklarının çözülmesi ile görevli” olduğu açıklanmıştır.

Rekabet yasağına dayanan sözleşme iş ilişkisine dayalı olup, işçi ve işveren arasında bir  uyuşmazlıktır. Bu itibarla özel hükmün açık düzenlemesi karşısında iş mahkemeleri görevlidir. Ticaret Kanunu’nun 5. maddesinde yazılı olan “aksine hüküm” mevcut olduğundan rekabet yasağı sözleşmesine dayalı davaların iş mahkemelerinde görülmesi gerekir.

Bu arada Türk Ticaret Kanunu’nun 4.maddesinde yazılı olan “…Tarafların tacir olup olmadıklarına bakılmaksızın:…(3.) Borçlar Kanunu’nun, …rekabet memnuiyetine dair 348 ve 352,…maddelerinde;…tanzim olunan hususlardan doğan hukuk davaları ticari dava sayılır” hükmünün de değerlendirilmesi gerekir. Düşüncemize göre bu  kural, 5521 sayılı İş Kanunu Mahkemeleri Kanunu’nun 1. maddesinde belirtilen  İş Kanunu kapsamında olmayan çalışanlar bakımında hüküm ifade eder. Başka bir anlatımla  Türk Borçlar Kanunu’nun hizmet aktine ilişkin hükümlerinin uygulandığı ilişkilerde  İş Mahkemeleri Kanunu’nun  uygulanması mümkün  olmadığından “aksine hüküm bulunmadığı” için uyuşmazlık ticari nitelikte sayılacaktır.

Kararlar:

  • İş sözleşmesini belirleyen ölçüt hukukî – kişisel bağımlılıktır. Muvazaalı acentelik sözleşmesi kapsamında görevli  mahkeme belirlenemez.

 Taraflar arasındaki uyuşmazlık, iş sözleşmesinden doğduğu ileri sürülen alacak istemine ilişkin olup, öncelikle dikkate alınması gereken husus uyuşmazlığın 4857 sayılı Kanun kapsamında değerlendirilip değerlendirilemeyeceği ve bu bağlamda iş mahkemesinin görevli  olup  olmadığı noktasında toplanmaktadır.

5521 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu’nun 1. maddesine göre, iş mahkemelerinin görevi “İş Kanununa göre işçi sayılan kimselerle işveren veya işveren vekilleri arasında iş sözleşmesinden veya iş Kanununa dayanan her türlü hak iddialarından doğan hukuk uyuşmazlıklarının çözülmesi”dir.

4857 sayılı İş Kanununun 1 inci maddesinin ikinci fıkrası gereğince, 4 üncü maddedeki istisnalar dışında kalan bütün işyerlerine, işverenler ile işveren vekillerine ve işçilerine, çalışma konularına bakılmaksızın bu Kanunun uygulanacağı belirtilmiştir.

Kanunun 2 nci maddesinde bir iş sözleşmesine dayanarak çalışan gerçek kişi işçi, işçi çalıştıran gerçek veya tüzel kişi ile tüzel kişiliği olmayan kurum ve kuruluşlar işveren olarak tanımlanmıştır. İşçi ve işveren sıfatları aynı kişide birleşemez.

Yasanın 8 inci maddesinin birinci fıkrasına göre iş sözleşmesi, bir tarafın (işçi) bağımlı olarak iş görmeyi diğer tarafın (işveren) da ücret ödemeyi üstlenmesinden oluşan sözleşmedir.

Ücret, iş görme ve bağımlılık iş sözleşmesinin belirleyici öğeleridir.

İş sözleşmesini eser ve vekâlet sözleşmelerinden ayıran en önemli ölçüt bağımlılık ilişkisidir. Her üç sözleşmede, iş görme edimini yerine getirenin iş görülen kişiye (işveren-eser sahibi veya temsil edilen) karşı ekonomik bağımlılığı vardır.

İş sözleşmesini belirleyen ölçüt hukukî-kişisel bağımlılıktır. Gerçek anlamda hukukî bağımlılık işçinin işin yürütümüne ve işyerindeki talimatlara uyma yükümlülüğünü içerir. İşçi edimini işverenin karar ve talimatları çerçevesinde yerine getirir. İşçinin işverene karşı kişisel bağımlılığı ön plana çıkmaktadır. İş sözleşmesinde bağımlılık unsurunun içeriğini, işçinin işverenin talimatlarına göre hareket etmesi ve iş sürecinin ve sonuçlarının işveren tarafından denetlenmesi oluşturmaktadır. İşin işverene ait işyerinde görülmesi, malzemenin işveren tarafından sağlanması, iş görenin işin görülme tarzı bakımından iş sahibinden talimat alması, işin iş sahibi veya bir yardımcısı tarafından kontrol edilmesi, işçinin bir sermaye koymadan ve kendine ait bir organizasyonu olmadan faaliyet göstermesi, ücretin ödenme şekli, kişisel bağımlılığın tespitinde dikkate alınacak yardımcı olgulardır. Bu belirtilerin hiçbiri tek başına kesin ölçüt teşkil etmez. İşçinin işverenin belirlediği koşullarda çalışırken kendi yaratıcı gücünü kullanması ve işverenin isteği doğrultusunda işin yapılması için serbest hareket etmesi bağımlılık ilişkisini ortadan kaldırmaz. Çalışanın işyerinde kullanılan üretim araçlarına sahip olup olmaması, kâr ve zarara katılıp katılmaması, karar verme özgürlüğüne sahip bulunup bulunmaması bağımlılık unsuru açısından önemlidir.

İş sözleşmesinde işçi işveren için belirli veya belirsiz süreli olarak çalışır. Vekâlet sözleşmesinde ise vekil kural olarak uzmanlığı bakımından iş sahibinin talimatları ile bağlı değildir. İş sözleşmesinin varlığı ücretin ödenmesini gerektirir. Oysa vekâlet için ücret zorunlu bir öğe değildir. Vekâlet sözleşmesine ilişkin hükümlerde iş sözleşmesinin aksine sosyal nitelikte edimlere ve koruma yükümlülüklerine rastlanmaz. Vekil bağımsız olarak iş görür, bu nedenle faaliyetini sürdüreceği zamanı belirlemede kısmen de olsa serbestliğe sahiptir. Bütün zamanını tek bir müvekkile özgülemek zorunda olmayan vekil, farklı kişilerle vekâlet sözleşmeleri yapabilir. Ekonomik olarak tek bir işverene bağımlı değildir.

Tüzel kişilerde yönetim hakkı ile emir ve talimat verme yetkisi organlarını oluşturan kişiler aracılığıyla kullanılır. Tüzel kişiler yönünden tüzel kişinin kendisi soyut işveren, tüzel kişinin organını oluşturan kişiler ise somut işveren sıfatını haizdir.

Ticaret şirketleriyle tüzel kişilerde somut işveren sıfatını taşıyan organ bir kurul olabileceği gibi tek başına bir kişiye verilen yetki çerçevesinde gerçek kişinin de organ sıfatını kazanması mümkündür.

Limitet, hisseli komandit ve kolektif şirketlerde yönetim yetkisi şirket ortaklarından birine bırakıldığında, bu kişi müdür sıfatıyla kişi-organ sayılır. Türk Ticaret Kanununun 319 uncu maddesine göre, anonim şirketler yönünden yönetim ve temsil yetkisinin yönetim kurulu üyelerine bırakılması halinde, bu kişi veya kişiler kişi-organ sıfatını kazanır. Şirketi temsil ve yönetime yetkili kişi-organ sıfatını taşıyan kişiler işveren konumunda bulunduklarından işçi sayılmazlar.

5521 sayılı İş Mahkemeleri Kanununun 1 inci maddesine göre, iş mahkemelerinin görevi “İş Kanununa göre işçi sayılan kimselerle işveren veya işveren vekilleri arasında iş akdinden veya iş Kanununa dayanan her türlü hak iddialarından doğan hukuk uyuşmazlıklarının çözülmesi”dir. İşçi sıfatını taşımayan kişinin talepleriyle ilgili davanın, iş mahkemesi yerine genel görevli mahkemelerde görülmesi gerekir.

Somut uyuşmazlıkta davacı, iş sözleşmesinin davalı işveren tarafından haksız olarak feshedildiğini ileri sürerek kıdem, ihbar ve kötü niyet tazminatı ile izin, fazla çalışma, hafta tatili ve ulusal bayram genel tatil ücretlerinin tahsilini talep etmiştir.

Açıklanan nedenlerle, davacının 4857 sayılı İş Kanununa dayalı işçilik alacakları talep ettiği anlaşılmaktadır. Taraflar arasında işçi işveren ilişkisinin söz konusu olduğu tartışmasızdır. Mahkemece iş mahkemelerinin görevine giren davada görevsizlik kararı verilmesi yerindedir.

Sonuç: Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle kanuni gerektirici sebeplere ve özellikle davacı ile davalı arasındaki acente ilişkisinin muvazaalı olup, davacının davalının işçisi olduğunun anlaşılmasına, delillerin takdirinde bir isabetsizlik görülmemesine göre, davalının yerinde bulunmayan bütün temyiz itirazlarının reddi ile usul ve kanuna uygun olan hükmün ONANMASINA, aşağıda yazılı temyiz giderinin temyiz edene yükletilmesine, 12/04/2016 gününde oybirliği ile karar verildi.

            (Yargıtay 9.HD. 12.04.2016  gün, 2016/12171 E, 2016/9049 K.)

  • Serbest avukat ile şirket arasında vekalet ilişkisi vardır.

 Uyuşmazlık taraflar arasındaki ilişkinin 4857 sayılı İş Kanunu kapsamında değerlendirilip değerlendirilemeyeceği ve bu bağlamda iş mahkemesinin görevi noktasında toplanmaktadır.

4857 sayılı İş Kanununun 8 inci maddesinin birinci fıkrası uyarınca “İş sözleşmesi, bir tarafın (işçi) bağımlı olarak iş görmeyi, diğer tarafın (işveren) da ücret ödemeyi üstlenmesinden oluşan sözleşmedir. Ücret, iş görme (emek) ve bağımlılık iş sözleşmesinin belirleyici unsurlarıdır.

İş sözleşmesini eser ve vekâlet sözleşmelerinden ayırt eden en önemli kıstas bağımlılık unsurudur. Her üç sözleşmede iş görme edimini yerine getirenin iş görülen kişiye (işveren-eser sahibi veya temsil edilen) karşı ekonomik bağlılığı vardır. Ancak, iş sözleşmesinde işçi, belirli veya belirsiz süreli olarak işveren için çalışır. Vekâlette ise vekilin belli bir zamana bağlı olarak çalışması söz konusu değildir. Vekil kural olarak uzmanlığı bakımından iş sahibinin talimatları ile bağlı değildir. İş sözleşmesinin varlığı, ücretin ödenmesini gerektirir. Oysa vekâlet için ücret zorunlu bir unsur değildir. Vekâlet sözleşmesine ilişkin hükümlerde, iş sözleşmesinin aksine sosyal nitelikte edimlere ve koruma yükümlülüklerine rastlanmaz. Bağımsız olarak iş gören, bu nedenle faaliyetini sürdüreceği zamanı belirlemede kısmen de olsa serbestliğe sahip olan, bütün zamanını tek bir müvekkile hasretmek zorunda olmayan vekil, farklı kişilerle ayrı vekâlet sözleşmeleri yapabilmekte ve bu şekilde ekonomik olarak tek bir işverene bağlı olmaktan kurtulmaktadır.

İş sözleşmesini belirleyen başka bir kriter hukukî-kişisel bağımlılıktır. Gerçek anlamda hukukî bağımlılık, işçinin işin yürütümüne ve işyerindeki davranışlarına ilişkin talimatlara uyma yükümlülüğünü üstlenmesi ile doğar. İşçi, edimini işverenin karar ve talimatları çerçevesinde yerine getirmek durumundadır. İşçinin bu anlamda işverene karşı kişisel bağımlılığı da bulunmaktadır.

İş sözleşmesinde bağımlılık unsurunun içeriğini; işverenin talimatlarına göre hareket etmek ve iş sürecinin ve sonuçlarının işveren tarafından denetlenmesi oluşturmaktadır. İşin işverene ait işyerinde görülmesi, malzemenin işveren tarafından sağlanması, iş görenin işin görülme tarzı bakımından iş sahibinden talimat alması, işin iş sahibi veya bir yardımcısı tarafından kontrol edilmesi, bir sermaye koymadan ve kendine ait bir organizasyonu olmadan faaliyet göstermesi, ücretin ödenme şekli kişisel bağımlılığın tespitinde dikkate alınacak yardımcı olgulardır. Sayılan bu belirtilerin hiçbiri tek başına kesin bir ölçü teşkil etmez. İşçinin, işverenin belirlediği koşullarda çalışırken, kendi yaratıcı gücünü kullanması, işverenin isteği doğrultusunda işin yapılması için serbest hareket etmesi, bu bağımlılık ilişkisini ortadan kaldırmaz. Çalışanın işyerinde kullanılan üretim araçlarına sahip olup olmaması, kâr ve zarara katılıp katılmaması, karar verme özgürlüğüne sahip olup olmaması bağımlılık unsuru açısından önemlidir.

Yukarda sayılan ölçütler dışında, bağımsız çalışan kişiyle işçiyi birbirinden ayıran önemli diğer bir kriter, işin yönetim ve denetiminin kime ait olduğudur. İşçi, işverenin yönetim ve denetim sorumluluğu altında bulunan bir organizasyon içinde yer alır. Çalışma saatleri ve işin yapılacağı yer işverence belirlenir. İş araçları ve dokümantasyonu genelde işverence sağlanır. Bu konudaki alt bir kriter ise çalışanın kendisi, başkası ya da bir hizmet organizasyonu kapsamında iş yapması olgusudur. İşçinin işveren tarafından önceden belirlenen amaca uyma yükümlülüğü var iken, bağımsız çalışan açısından böyle bir zorunluluk bulunmamaktadır. İşçinin önceden iş koşullarını ve işin yapılması sırasında kullanılacak araçları seçme yetkisi ya da işin yapılacağı yer ve zamanı belirleme serbestisi yoktur. Çalışan kişi işin yürütümünü kendi organize etse dahi, üzerinde iş sahibinin belirli ölçüde kontrol ve denetimi söz konusuysa, iş sahibine bilgi ve hesap verme yükümlülüğü varsa, doğrudan iş sahibinin otoritesi altında olmasa da bağımlı çalışan olduğu kabul edilebilir. Çalışanın işini kaybetme riski olmaksızın verilen görevi reddetme hakkına sahip olması (ki bu iş görme borcunun bir ifadesidir) durumunda, çalışan kişinin “bağımsız çalışan” olduğu kabul edilmelidir. Vekilin dilediği zaman sözleşmeyi sona erdirme hakkı, işverene karşı mutlak olmamakla birlikte bir ölçüde bağımsızlığını ortaya koymaktadır. Oysa işçi, işin gerçekleştirilmesi yönünden amaca uygun olmadığını düşündüğü bir talimatı, işverenin ısrarı karşısında yerine getirmek zorundadır.

Çalışanın münhasıran aynı iş sahibi için çalışması da, tek başına yeterli olmasa da aralarında bağımlılık ilişkisi bulunduğuna kanıt oluşturabilir.

Kural olarak işçi sayılan kişinin kendi işçileri ve müşterileri bulunmaz. Bu kapsamda dikkate alınabilecek bir ölçüt de, münhasıran bir iş sahibi için çalışan kişinin, ücreti kendisi tarafından ödenen yardımcı eleman çalıştırıp çalıştırmadığı, işin görülmesinde ondan yararlanıp yararlanmadığıdır. Bu durumun varlığı çalışma ilişkisinin bağımsız olduğunu gösterir.

Avukat ile yapılan sözleşmede takip edilen dava ve icra dosyaları sebebiyle aylık sabit ücret ödeneceğinin öngörülmesi, taraflar arasındaki ilişkiye iş ilişkisi niteliğini tek başına kazandırmaz (Yargıtay 9.HD. 13.7.2009 gün, 2008/ 876E, 2009/20602 K.).

5521 sayılı İş Mahkemeleri Kanununun 1 inci maddesinde iş mahkemelerinin görevi, “İş Kanununa göre işçi sayılan kimselerle işveren veya işveren vekilleri arasında iş akdinden veya iş Kanununa dayanan her türlü hak iddialarından doğan hukuk uyuşmazlıklarının çözülmesi” olarak belirlenmiş olmakla, işçi sıfatını taşımayan kişinin talepleriyle ilgili davanın, iş mahkemesi yerine genel görevli mahkemelerde görülmesi gerekir.

Somut uyuşmazlıkta davacı ve davalı arasındaki sözleşme hükümleri ve dosya kapsamı birlikte değerlendirildiğinde taraflar arasında iş akdinin en önemli unsuru olan bağımlılığın olmadığı belirlendiğinden ilişkinin iş akdi olmayıp, vekalet ilişkisi olduğu anlaşılmaktadır. Bu nedenlerle davanın iş mahkemesi yerine genel görevli mahkemelerde görülmesi gerektiğinden mahkemece görevsizlik kararı verilmesi gerekirken, davanın açılmamış sayılmasına karar verilmesi hatalıdır.

            (Yargıtay 9 .HD. 23.03.2016  gün, 2016/6950 E, 2016/6964 K.)

  • İş sözleşmesi imzalanmış  olsa da, henüz iş ilişkisinin kurulmadığı aşamada    taraflar işçi – işveren sıfatını almamışlardır. Dolayısıyla davaya konu uyuşmazlığın İş Mahkemesinde görülme imkanı yoktur.

 Somut uyuşmazlıkta, taraflar arasında 29/05/2012 tarihinde 03/09/2012 – 02/09/2015 tarihlerini kapsayan hizmet sözleşmesi imzalanmış ve davalı 28/06/2012 tarihli dilekçesi ile  işe başlayamayacağını bildirmiş ve işe başlamamıştır. Görüldüğü gibi davacı banka ile davalı arasında henüz iş ilişkisi kurulmamış ve taraflar işçi – işveren sıfatını almamışlardır. Dolayısıyla davaya konu uyuşmazlığın İş Mahkemesinde görülme imkanı yoktur. Davaya bakma görevinin genel Mahkemelere ait olup, İş Mahkemesinin görevi dışında kaldığı gözden kaçırılarak görevsizlik kararı verilmesi gerekirken davanın esası hakkında karar verilmesi hatalı olup, bozmayı gerektirmiştir.

(Yargıtay 9.HD. 14.03.2016  gün, 2014/34769 E, 2016/5955 K.9)

  • Mali müşavirin  şirketlerle olan bağı iş ilişkisi değildir.

  “…Somut olayda; davacılar, murisleri Z ‘ in vefatına kadar  davalı şirketlerde mali müşavir olarak çalıştığını ve Kasım 2005- Mart 2006 dönemine ilişkin ücretinin ödenmediğini ileri sürerek ücret alacağı talebinde bulunmuşlardır.  Dosyaya  davalı x Turizm Otelcilik ve Ticaret Ltd. Şti.’nin işyeri kaydı sunulmuş olup, bilirkişi tarafından yapılan incelemede  davalı şirket kayıtlarında davacıların murisinin  adının hiç geçmediği belirlenmiştir.  Kuşadası Vergi Dairesi  cevabi yazısında, davacıların murisinin mali müşavirlik faaliyetinden dolayı 20.10.2004-09.03.2006  tarihleri arası kayıtlı mükellefleri olduğunu, 09.03.2006  tarihinde  vefatı sebebiyle mükellefiyetinin sona erdiğini, 20.10.2004-09.03.2006 arası 46,19 TL vergi ödemesi olduğunu  bildirmiş ve mükellef tahsilat sorgulama çıktılarını göndermiştir. Aydın Serbest Muhasebeci ve Mali Müşavirler   Odası ile  Türkiye Serbest Muhasebeci Mali Müşavirler ve Yeminli Mali Müşavirler Odaları Birliği ise , oda üyesi iken vefat eden murisin  kaydının 09.11.2010  tarihinde  silindiğini bildirmişlerdir.    Davacı tanıkları, davacıların murisinin  davalı şirketin mali müşaviri olarak çalıştığını , ancak  davacıların murisi ile davalılar arasında ne tür bir ücret ve iş ilişkisi olduğu hususunda bilgi sahibi olmadıkları  beyan etmişlerdir. Gerek davalı  x Turizm Otelcilik ve Ticaret Ltd. Şti.’nin kayıtlarında davacıların murisinin ismine rastlanmaması ve gerekse  Kuşadası Vergi Dairesi ile Aydın Serbest Muhasebeci ve Mali Müşavirler Odası ve Türkiye Serbest Muhasebeci Mali Müşavirler ve Yeminli Mali Müşavirler Odaları Birliği’nin cevabi yazıları birlikte değerlendirildiğinde; davacıların murisi ile davalılar  arasındaki bu ilişkide iş sözleşmesinin unsurları olan bağımlılık, iş görme ve ücret unsurlarının gerçekleştiği davacılar tarafından ispatlanamamış olup, somut davada uyuşmazlığın iş mahkemelerinin görevine girmeyip, genel mahkemelerin görevli olduğu anlaşıldığından, mahkemece görev yönünden davanın reddine  karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde işin esasına girilerek sonuca gidilmesi  hatalı olup bozmayı gerektirmiştir”.

(Yargıtay 22. HD. 01.03.2016  gün,  2014/35088 E,  2016/6064 K.)      

 

  • Rekabet yasağı sözleşmesinden doğan davalar ticaret mahkemesinde görülmelidir.

 Somut uyuşmazlıkta, taraflar arasında ki  01.07.2011 tarihli iş sözleşmesinde davalının aylık ücretinin 3.000,00-TL. Olduğu, ayrıca girdiği guruplardan % alacağı ve sözleşmenin 10 yıl süreli olduğu, sözleşme süresinin bitiminden önce davalının kurumdan ayrıldığı takdirde iki yıl süre ile Edirne ili dahilinde görev yapmayacağının kararlaştırıldığı, Davacının 11.06.2012 tarihli ihtarname ile taraflar arasında imzalanan sözleşmenin şartlarına ilişkin ihtar gönderdiği,sözleşmede kararlaştırılan ücret ve yüzdelerin dışında başkaca ödeme yapılmayacağı,başka bir kurumda çalışma durumunda tazminat davası açılacağının bildirildiği, davalının 04.07.2012 tarihli ihtarname ile sigorta primlerinin eksik yatırıldığı ve fazla mesai ile hafta tatili ücretlerinin ödenmediğinden bahisle iş sözleşmesini feshettiği, davalının sözleşmede belirtilen iki yıllık süre dolmadan Edirne ilinde danışmanlık merkezi açarak öğretmenlik faaliyetine devam ettiği ve davacı işverenin uğradığı zarar nedeniyle maddi ve manevi tazminat talepli dava açtığı anlaşılmakla, Mahkemece davanın reddine karar verilmiş ise de;  davalının rekabet yasağını ihlal eden davranışının iş akdinin sona ermesinden sonraki döneme ilişkin bulunduğu; bu davranışın, hizmet akdinin sona ermesinden sonra gerçekleşen rekabet yasağına aykırılığı düzenleyen, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 444 ve 447 maddeleri  (mülga 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun 348.maddesi) kapsamında değerlendirilmesi gerektiği, bu davanın mutlak ticari nitelikte olduğu ve bu tür  davaların görülme yerinin Ticaret Mahkemeleri olduğu açıktır.

Açıklanan nedenlerle,  mahkemece mutlak şekilde ticaret mahkemelerinin görevine giren davada görevsizlik kararı verilmesi gerekirken işin esasına girilerek hüküm kurulması hatalı olup bozma nedenidir.

(Yargıtay 9.HD. 25.02.2016  gün, 2014/32564 E, 2016/4064 K.)

  • İşçinin senetten dolayı borçlu olmadığının tespiti davası iş mahkemesinde görülür.

 Somut olayda, taraflar arasındaki iş ilişkisinden dolayı davaya konu senetlerin alındığı ve bu  nedenle davaya bakmak görevinin İş Mahkemesine ait olduğu anlaşılmakla, davaya devam yerine görevsizlik kararı verilmesi hatalı olup bozmayı gerektirmiştir.

(Yargıtay 9. HD. 06.11.2014 gün, 2014/29732 E, 2014/33055 K.)

B – İŞ YARGISINDA YETKİLİ MAHKEME     

Açıklama:

İş mahkemelerinde açılacak her dava, açıldığı tarihte dava olunanın Türk Medeni Kanunu gereğince ikametgâhı sayılan yer ya da işçinin işini yaptığı işyerinin bulunduğu yer mahkemesinde bakılabilecek olup davacı taraf seçimlik hakkını kullanabilir.

Kararlar:

  • Uyuşmalık hangi iş mahkemesinin yetkili mahkeme olduğu noktasında toplanmaktadır.

 5521 sayılı İş Mahkemeleri Kanununun 5. maddesi uyarınca, iş mahkemelerinde açılacak her dava, açıldığı tarihte dava olunanın Türk Medeni Kanunu gereğince ikametgâhı sayılan yer mahkemesinde bakılabileceği gibi, işçinin işini yaptığı işyeri için yetkili mahkemede de bakılabilir. Bunlara aykırı sözleşme geçerli değildir.

İş mahkemesinin görevi kapsamında bulunan bir dava, dava tarihinde davalının ikametgâhının bulunduğu veya işçinin işini yaptığı yerdeki iş mahkemesi veya iş davalarına bakmakla görevli asliye hukuk mahkemesinde açılmalıdır.

Türk Medeni Kanununun 19. maddesi uyarınca, gerçek kişi yönünden yerleşim yeri, sürekli kalma niyetiyle oturulan yerdir. Gerçek kişi işverenin başka bir yerde yerleşmek niyetiyle oturduğu kanıtlanmadığı takdirde, kural olarak nüfusta kayıtlı olduğu yerin ikametgâh olarak kabulü gerekir. Aynı Yasanın 49. maddesi gereğince, tüzel kişinin yerleşim yeri, kuruluş belgesinde başka bir hüküm bulunmadıkça, işlerinin yönetildiği yerdir.

Yetkili mahkemenin belirlenmesinde önemli olan işin yapıldığı işyeri tanımına, 5521 sayılı Yasada yer verilmemiştir. İşyeri, 4857 sayılı İş Kanununun 2. maddesinde düzenlenmiştir. Buna göre, işveren tarafından mal veya hizmet üretmek amacıyla maddi olan ve olmayan unsurlar ile işçinin birlikte örgütlendiği birime işyeri denir. İşverenin işyerinde ürettiği mal veya hizmet ile nitelik yönünden bağlılığı bulunan ve aynı yönetim altında örgütlenen yerler (işyerine bağlı yerler) ile dinlenme, çocuk emzirme, yemek, uyku, yıkanma, muayene ve bakım, beden ve mesleki eğitim ve avlu gibi diğer eklentiler ve araçlar da işyerinden sayılır. İşyeri, işyerine bağlı yerler, eklentiler ve araçlar ile oluşturulan iş organizasyonu kapsamında bir bütündür. Bir yer, ancak işin niteliği ve yürütümü bakımından işyerine bağlı bulunmaktaysa, o işyerinden sayılacaktır.

İş veya toplu iş sözleşmesinin tarafları, davalının yerleşim yeri ve işin yapıldığı yer dışındaki bir mahkemenin yetkili olduğuna dair düzenleme yapmaları, 5521 sayılı Kanunun 5. maddesinin emredici nitelikteki son cümlesi gereğince geçersizdir.

İş mahkemesinin yetkisi kamu düzeni ile ilgili olduğundan, davalı tarafça süresinde yetki itirazı yapılmamış olsa bile, mahkeme tarafından bu husus kendiliğinden göz önünde bulundurmalıdır. Bir başka anlatımla hâkim, davanın her aşamasında yetki itirazını dikkate alabileceği gibi, kendisi de resen yetkisizlik kararı verebilir.

Somut uyuşmazlıkta; gerek davacının çalıştığı işyerinin gerekse de davalı şirketin merkez adresinin Kemer ilçesinde bulunduğundan bahisle yetkisizlik kararı verilmişse de; davalı vekilin temyiz dilekçesi ekinde sunduğu ticaret sicil kaydına göre davalı işverenin adresinin “… 371 Merkez Antalya” olduğu anlaşılmıştır.5521 sayılı İş Mahkemeleri Kanununun 5. maddesi uyarınca, iş mahkemelerinde açılacak her dava, açıldığı tarihte dava olunanın Türk Medeni Kanunu gereğince ikametgâhı sayılan yer ya da işçinin işini yaptığı işyerinin bulunduğu yer mahkemesinde bakılabilecek olup davacı taraf seçimlik hakkını kullanıp davalının ikametgahı mahkemesinde dava açmıştır. Şu halde Antalya İş Mahkemesi yetkili mahkemedir. İşin esası hakkında karar verilmesi gerekirken eksik araştırma ile verilen yetkisizlik kararı hatalıdır.

            (Yargıtay 7. HD. 17.03.2016  gün, 2016/8892 E, 2016/6649 K.)

         

  • 5521 sayılı Kanun’un 5. maddesinin emredici nitelikteki son cümlesi gereğince davalının yerleşim yeri ve işin yapıldığı yer dışındaki bir mahkemenin yetkili olduğuna dair düzenleme yapmaları geçersizdir.

 Somut uyuşmazlıkta, gerek ticaret sicil kaydı, gerek dosya kapsamındaki tüm belgelerden davalı şirket adresinin İstanbul ili olduğunun anlaşılması karşısında, mahkemece yetkisizlik kararı verilmesi gerekirken davalı tarafın bu yöndeki itirazı dikkate alınmadan karar verilmesi hatalı olup bozmayı gerektirmiştir.

            (Yargıtay 22. HD. 22.02.2016  gün, 2014/34027 E, 2016/4695 K.)        

   

  • İş  yargılamasında yetkili mahkeme belirlenirken HMK’nun 7/1. maddesinde  yer alan ortak yetkili mahkemeye dair düzenleme de dikkate alınmalıdır. 

 Taraflar arasında görülen dava sonucunda verilen hükmün, Yargıtay’ca incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmekle, temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldı. Dosya incelendi, gereği görüşüldü:

Davacı vekili; davacının asıl işveren olan davalı Bakanlığa bağlı hastanede diğer davalı alt işveren şirket üzerinden çalıştığını, iş akdinin işverence haklı nedene dayanmaksızın feshedildiğini belirterek bazı işçilik alacaklarının davalıdan tahsilini istemiştir.

Davalı şirket tarafından cevap dilekçesi sunulmamıştır.

Davalı Bakanlık vekili; davacının davalı idare işçisi olmadığı, idareye husumet yöneltilemeyeceğini savunmuştur.

Bursa 9. İş Mahkemesinin 13.6.2014 tarih ve 2013/285 – 2014/253 E – K sayılı kararı ile davacının çalıştığı yerin Yenişehir İlçesinde bulunduğundan bahisle yetkisizlik kararı vermiş, iş bu karar temyiz edilmeksizin kesinleşmiştir.

Bursa 9. İş Mahkemesinin yetkisizlik kararının kesinleşmesinden sonra dosya yetkili mahkeme olduğu belirtilen Yenişehir Asliye Hukuk (İş) Mahkemesine gönderilmiştir.

Yenişehir Asliye Hukuk (İş) Mahkemesinin 23.10.2014 tarih ve 2014/321 – 441 E– K sayılı kararı ile “… davalı vekilince verilen cevap dilekçesinde davanın yetkisiz mahkemede açıldığını ileri sürdüğü ancak cevap dilekçesinin hiç bir yerinde yetkili mahkemenin Yenişehir Asliye (İş) Hukuk Mahkemesi olduğunu belirtmediği görülmüştür. 6100 Sayılı HMK ‘ nun 19./2 maddesi uyarınca “Yetkinin kesin olmadığı davalarda, yetki itirazının, cevap dilekçesinde ileri sürülmesi gerekir. Yetki itirazında bulunan taraf, yetkili mahkemeyi; birden fazla yetkili mahkeme varsa seçtiği mahkemeyi bildirir. Aksi takdirde yetki itirazı dikkate alınmaz.” açık hükmü karşısında usulüne uygun bir yetki itirazı olmamasına rağmen açılan davanın yetkisizlik nedeni ile reddine karar verilmesi yasaya yerleşik Yargıtay kararına aykırıdır. …” gerekçesiyle karşı yetkisizlik kararı verilmiştir.

Yetkili mahkemenin hangi iş mahkemesi olduğu hususunun belirlenmesi gerekmektedir.

5521 sayılı İş Mahkemeleri Kanununun 5. maddesi uyarınca, iş mahkemelerinde açılacak her dava, açıldığı tarihte dava olunanın Türk Medeni Kanunu gereğince ikametgâhı sayılan yer mahkemesinde bakılabileceği gibi, işçinin işini yaptığı işyeri için yetkili mahkemede de bakılabilir. Bunlara aykırı sözleşme geçerli değildir.

İş mahkemesinin görevi kapsamında bulunan bir dava, dava tarihinde davalının ikametgâhının bulunduğu veya işçinin işini yaptığı yerdeki iş mahkemesi veya iş davalarına bakmakla görevli asliye hukuk mahkemesinde açılmalıdır.

Türk Medeni Kanununun 19. maddesi uyarınca, gerçek kişi yönünden yerleşim yeri, sürekli kalma niyetiyle oturulan yerdir. Gerçek kişi işverenin başka bir yerde yerleşmek niyetiyle oturduğu kanıtlanmadığı takdirde, kural olarak nüfusta kayıtlı olduğu yerin ikametgâh olarak kabulü gerekir. Aynı Yasanın 49. maddesi gereğince, tüzel kişinin yerleşim yeri, kuruluş belgesinde başka bir hüküm bulunmadıkça, işlerinin yönetildiği yerdir.

Yetkili mahkemenin belirlenmesinde önemli olan işin yapıldığı işyeri tanımına, 5521 sayılı Yasada yer verilmemiştir. İşyeri, 4857 sayılı İş Kanununun 2. maddesinde düzenlenmiştir. Buna göre, işveren tarafından mal veya hizmet üretmek amacıyla maddi olan ve olmayan unsurlar ile işçinin birlikte örgütlendiği birime işyeri denir. İşverenin işyerinde ürettiği mal veya hizmet ile nitelik yönünden bağlılığı bulunan ve aynı yönetim altında örgütlenen yerler (işyerine bağlı yerler) ile dinlenme, çocuk emzirme, yemek, uyku, yıkanma, muayene ve bakım, beden ve mesleki eğitim ve avlu gibi diğer eklentiler ve araçlar da işyerinden sayılır. İşyeri, işyerine bağlı yerler, eklentiler ve araçlar ile oluşturulan iş organizasyonu kapsamında bir bütündür. Bir yer, ancak işin niteliği ve yürütümü bakımından işyerine bağlı bulunmaktaysa, o işyerinden sayılacaktır.

İş veya toplu iş sözleşmesinin tarafları, davalının yerleşim yeri ve işin yapıldığı yer dışındaki bir mahkemenin yetkili olduğuna dair düzenleme yapmaları, 5521 sayılı Kanunun 5. maddesinin emredici nitelikteki son cümlesi gereğince geçersizdir.

İş mahkemesinin yetkisi kamu düzeni ile ilgili olduğundan, davalı tarafça süresinde yetki itirazı yapılmamış olsa bile, mahkeme tarafından bu husus kendiliğinden göz önünde bulundurmalıdır. Bir başka anlatımla hâkim, davanın her aşamasında yetki itirazını dikkate alabileceği gibi, kendisi de resen yetkisizlik kararı verebilir.

Somut uyuşmazlıkta; dosya içerisinde yer alan davalılar arasında imzalanan hizmet alım sözleşmesi, SGK evrakları ve tüm dosya kapsamına göre, davacının Yenişehir Devlet Hastanesinde çalıştığı, davalı şirket merkezinin Balıkesir’de, davalı Bakanlığın merkezinin ise Ankara’da bulunduğu anlaşılmıştır. 5521 sayılı İş Mahkemeleri Kanununun 5. maddesine göre gerek davalıların ikametgahları gerekse de işçinin işini yaptığı yer nazara alındığında Bursa İş Mahkemesinin yetkili Mahkeme olmadığı sabittir ve adı geçen Mahkemece verilen yetkisizlik kararı yerindedir. Her ne kadar Yenişehir Asliye Hukuk (İş) Mahkemesince davalılarca yetki itirazı yapılmadığı, bu bağlamda da yetkili mahkemenin de gösterilmediğinden bahisle karşı yetkisizlik kararı verilmiş ise de; İş Mahkemelerinde yetki kuralı kamu düzenine ilişkin, kesin yetki kuralıdır ve taraflarca ileri sürülmese de Mahkemece resen nazara alınması gerekir. Yukarıda da ifade edildiği üzere davacının işini yaptığı yer Yenişehir Devlet Hastanesi olmakla ve HMK’nun 7/1. maddesine göre ortak yetkili Mahkemeye dair düzenleme de dikkate alındığında temyiz incelemesine konu davaya bakma hususunda yetkili mahkeme Yenişehir Asliye Hukuk (İş) Mahkemesidir.

Tüm bu tespitler karşısında hatalı değerlendirmeye dayanan Yenişehir Asliye Hukuk (İş) Mahkemesinin 23.10.2014 tarih ve 2014/321 – 441 E – K sayılı yetkisizlik kararının bozulması gerekmiştir.

(Yargıtay 7. HD. 18.02.2016   gün, 2015/44679 E, 2016/3796 K)

  • İş mahkemelerinde yetki kuralının  işçiyi koruma amaçlı düzenlendiği  ve kanunda  belirlenen yetkili mahkemelerden birini seçme hakkının işçide olduğu gözetilerek sonuca gidilmelidir.

 Dosya içeriğine göre davalı şirketin dava açıldığı tarihteki ikametgah adresinin  Isparta’da bulunduğu konusu tartışmasızdır. Davacı, davalıya ait araçlarda tır şoförü olarak çalıştığını, Karadeniz Ereğlisi’nden aldığı sacı Afyon, Isparta ve İzmir’e götürdüğünü, buradan boş olarak Kütahya’ya gidip Kütahya’dan aldığı yükü Karabük’e taşıdığını, seçim hakkını Afyon Mahkemelerinden yana kullandığını belirterek davayı açmıştır. Bu durumda mahkemece öncelikle tarafların gösterdikleri tanıklar dinlenmeli ve dosya içeriğindeki diğer delillerle birlikte değerlendirilerek davacının ağırlıklı olarak fiilen hangi yer merkezli çalıştığı konusu tereddüte yer vermeyecek şekilde ortaya koyulmalıdır. Ağırlıklı Afyonkarahisar merkezli çalıştığının anlaşılması durumunda mahkemenin davaya bakmakla yetkili olduğu kabul edilerek yargılamaya devam edilmelidir. Aksi durumda ise iş mahkemelerinde yetki kuralının  işçiyi koruma amaçlı düzenlendiği  ve kanunda  belirlenen yetkili mahkemelerden birini seçme hakkının işçide olduğu gözetilerek, davacıya şirket merkezinin bulunduğu İsparta Mahkemeleri ile tespit edilecek  fiilen çalıştığı yer mahkemesi arasında  seçim hakkı sorularak  yetkili mahkeme belirlenmelidir. Eksik inceleme ile yazılı şekilde karar verilmesi hatalı olup bozmayı gerektirmiştir.

            (Yargıtay 22. HD. 08.02.2016  gün,  2016/1680 E, 2016/2805 K.)

 

  • Davanın birden fazla davalıya yöneltilmesi sebebi ile  davalılar hakkında ortak yetkiyi taşıyan, işçinin fiilen çalıştığı yer mahkemesi yetkilidir.

 Davacı işçi, E….. Maden ocağında maden işçisi olarak çalıştığını, Soma’da yaşanan maden faciasında onbeş saat göçük altında kaldıktan sonra kurtarıldığını, davalılar tarafından iş sözleşmesinin haklı ve geçerli sebep olmadan feshedildiğini belirterek işe iadesini, işe başlatılmama halinde ödenmesi gereken tazminat ve alacakların belirlenmesini  talep etmiştir.

Davalı x vekili, davanın husumet ve esas yönünden reddini talep etmiştir.

Davalı y ne dava dilekçesi tebliğ edilmiş ve cevap verilmemiştir.

Mahkemece, davalı x ‘ne yöneltilen davanın husumet sebebi ile reddine, y yönünden ise, Ankara Mahkemelerinin davaya bakmakla yetkili olmadığı belirtilerek yetkiye ilişkin dava şartı yokluğundan davanın usulden reddine karar verilmiştir.

Karar, süresi içinde davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Dosya içeriğine göre, taraflar arasında çözümlenmesi gereken ilk uyuşmazlık, somut olay bakımından davaya bakmakla yetkili mahkemenin hangi yer iş mahkemesi olduğudur.

5521 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu’nun 5. maddesi uyarınca, iş mahkemelerinde açılacak her dava, açıldığı tarihte dava olunanın Türk Medeni Kanunu gereğince ikametgâhı sayılan yer mahkemesinde bakılabileceği gibi, işçinin işini yaptığı işyeri için yetkili mahkemede de bakılabilir. Bunlara aykırı sözleşme geçerli değildir.

6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 7/1. maddesinde; “Davalı birden fazla ise dava, bunlardan birinin yerleşim yeri mahkemesinde açılabilir. Ancak, dava sebebine göre kanunda, davalıların tamamı hakkında ortak yetkiyi taşıyan bir mahkeme belirtilmişse, davaya o yer mahkemesinde bakılır.” düzenlemesine yer verilmiştir.

Dosya içeriğine göre, dava açıldığı tarihte, davalılardan x ‘nün ikametgah adresinin Ankara, diğer davalının adresinin ise, Beşiktaş/İstanbul’da bulunduğu anlaşılmaktadır. Davacının fiilen Soma’da çalıştığı konusu da taraflar arasında tartışmasızdır. Bu durumda yukarıda açıklanan kanuni düzenlemeler gereğince, yetkili mahkeme, davanın birden fazla davalıya yöneltilmesi sebebi ile  davalılar hakkında ortak yetkiyi taşıyan, işçinin fiilen çalıştığı yer mahkemesi olan Soma İş Mahkemesi’dir. Hal böyle olunca, davalı x ‘nün husumet itirazının da yetkili mahkemece değerlendirilmesi gerekmektedir. Her iki davalı yönünden Soma İş Mahkemesi’ne yetkisizlik kararı verilmesi gerekirken, yetkili olmadığı halde, x bakımından davanın husumet sebebi ile reddedilmesi  hatalıdır.

(Yargıtay 22. HD. 21.12.2015 gün, 2015/34394 E, 2015/35253 K.)

  

C- İŞ YARGISINDA TEBLİGAT

Açıklama:

Tebligatın 7201 S. Tebligat Kanunu hükümlerine uygun yapılması yasal zorunluluktur.

Tüzel kişilerde tebligatın şirketi ilzam ve temsile yetkili kişiye yapılması, yapılamıyor ise sebebinin açıkça belirtilerek ondan sonra gelen kişi veya işyerinde bu tür işlerle ilgili görevlendirilmiş bir kişi olup olmadığına bakılarak sıhhatli şekilde yapılması sağlanmalıdır.

Kararlar:

  • Tüzel kişi şirketlerde, tebligatı almaya yetkili temsilci, ondan sonra gelen bir kimse veya evrak müdürü gibi bu tür işlerle görevlendirilmiş bir kişi olup olmadığı araştırılmalıdır.

 Yargılamanın hukuka uygun ve sağlıklı bir biçimde sürdürülebilmesi, iddia ve savunmanın özgürce ileri sürülebilmesi ve delillerin eksiksiz olarak toplanıp tartışılabilmesi, öncelikle tarafların yargılamadan haberdar edilmeleri ile olanaklıdır.

Davanın tarafları ile vekillerinin davaya ilişkin işlemleri öğrenebilmesi için, tebligatın usulüne uygun olarak yapılması, duruşma gün ve saatinin kendilerine bildirilmesi gerekmektedir.

Yargılama sırasında yapılan tebliğlerle ilgili tebliğ mazbatalarının ve ilgili diğer belgelerin dosyaya konulması gerekir. 7201 sayılı Tebligat Kanunu ve bu kanunun uygulanması için çıkarılan Yönetmelik hükümleri tamamen şeklidir ve titizlikle uygulanması gerekir. Bir davada yapılan tebligatların usulüne uygun olarak yapılıp yapılmadığını hâkim kendiliğinden denetlemelidir.

Davalı tüzel kişilik olup, tüzel kişiye yapılacak tebligat 7201 sayılı Tebligat Kanunu’nun  12., 13. ve Tebligat Yönetmeliği’nin 20. ve 21. maddesinde yer almaktadır. Yönetmeliğin 21. maddesinde “(1) Tüzel kişiler adına tebligatı almaya yetkili kişiler, herhangi bir sebeple mutat iş saatlerinde işyerinde bulunmamaları veya o sırada evrakı bizzat alamayacak bir halde olmaları durumunda tebliğ, tüzel kişinin o yerdeki sürekli çalışan memur veya müstahdemlerinden birine yapılır.

(2) Ancak, kendisine tebliğ yapılacak memur veya müstahdemin, tüzel kişinin o yerdeki teşkilatı veya personeli içinde görev itibariyle tebligatın muhatabı olan tüzel kişinin temsilcisinden sonra gelen bir kimse veya evrak müdürü gibi esasen bu tür işlerle görevlendirilmiş bir kişi olması gereklidir.

(3) Bu kişilerin de bulunmaması halinde, bu husus tebliğ mazbatasında belirtilir ve tebliğ, o yerdeki diğer bir memur veya müstahdeme yapılır.”

Dosya içeriğine göre davalıya dava dilekçesi ve duruşma günün tebliğine ilişkin mazbatanın üzerinde “Tebliğ evrakı işyerinde daimi işçisi Fatma Dayı imzasına 30.12.2014 tarihinde tebliğ edilmiştir” yazmaktadır. Tüzel kişinin yetkili temsilcisi veya ondan sonra gelen veya evrak müdürü gibi bu tür işlerle görevlendirilen kişi işçi de olabilir. Tebliğ yapılan kişinin Yönetmeliğin 20. maddesinin birinci ve 21. maddesinin ikinci fıkralarında belirtilen tebligatı almaya yetkili temsilci, ondan sonra gelen bir kimse veya evrak müdürü gibi bu tür işlerle görevlendirilmiş bir kişi olup olmadığı araştırılıp tebligatın usulsüz olup olmadığı mevzuat hükümleri karşısında değerlendirildikten sonra usulsüz olmadığı tespit edilirse şimdi ki gibi, usulsüz olduğu değerlendirilirse iddia ve savunmalar değerlendirilip deliller toplanıp esasa girilerek karar verilmesi gerekir.

(Yargıtay 9.HD. 26.11.2015 gün, 2015/22964 E, 2015/33584 K.)

 

  • Dava dilekçesi tebliği usulsüz olduğunda, ıslah dilekçesi ve kararın 7201 sayılı yasanın 35. Maddesine göre tebliği de geçersizdir.   

  “…Somut olayda; tebligat memurunca tebligat evrakında  sırasıyla tebliğe yetkili kişilerin durumu ve onlara tebliğ edilememe nedeni şerh edilmeksizin, hiçbir açıklamaya yer vermeden, doğrudan iş yerinde hangi unvanla çalıştığı belirtilmeden dosya kapsamından iş yeri çalışanı olduğu belirtilen bir isme yapılmıştır.   Dava dilekçesinden sonraki  tebligatlar ise 7201 sayılı Yasanın 35. maddesine göre yapılmıştır. Bu   noktada  davalının savunma hakkının kısıtlanmaması bakımından ilk olarak yapılan tebligatın   geçerli  olup  olmadığı önem kazanmaktadır.

Dava dilekçesinde Nova Göz Merkezi davalı olarak gösterilmiş  ve dava dilekçesi daimi çalışan  şirket  işçisi açıklamasıyla tebliğ edilmiştir. Davacının çalıştığı Nova Göz Merkezi ticari  unvan  olup, dava dilekçesi ekinde bulunan iş sözleşmesi Lara Özel Sağlık Hiz. Tur. Medikal İnşaat Ltd Şirketi tarafından imzalanmıştır. Bu durumda davacının çalıştığı sırada  işveren Lara Özel Sağlık Hiz. Tur. Medikal İnşaat Ltd Şirketi olup  tebligatın adı  geçen  şirkete yapılması gerekirdi. Bu yönüyle dava dilekçesi tebliği usulsüz olduğu gibi,  tebliğin tüzel kişilere tebliğ için öngörülen prosedüre de uygun yapılmadığı anlaşılmaktadır.

Mahkemece; davalı işverene usulüne uygun olarak dava dilekçesi tebliğ edilerek davanın sonuçlandırılması gerekirken, yukarıda yazılı Hukuk Genel Kurulu kararı ve yasal düzenlemelere aykırı olarak yapılan tebligata dayalı olarak hüküm kurulması hatalı olup, bozmayı gerektirmiştir”.

(Yargıtay 9.HD. 16.09.2014  gün, 2012/34202 E, 2014/26728 K)

D- İŞ DAVALARINDA KESİNLİK 

Açıklama:

Usul hükümleri bakımından iş yargısının özelliği nedeniyle diğer hukuk davalarından farklı usul hükümleri benimsenebilmektedir.

Örneğin İşe İade Davalarında direnme mümkün olamamaktadır.

Kararlar:

  • İşe iade bozma kararına karşı direnme mümkün değildir.

 Açıklanan nedenlerle, “kesin karar verme” ifadesinden, Yargıtay Özel Daire kararının kesin olduğunun amaçladığı, bu bakımdan Daire bozma kararının direnmeye konu edilemeyeceğini kabul etmek gerekir. Yasa koyucu burada açıkça, “Yargıtay’ca kesin olarak karara bağlanır” demek suretiyle, bozma kararına karşı direnme yolunu kapamış bulunmaktadır.

Nitekim aynı ilke, Hukuk Genel Kurulu’nun 20.10.2004 gün ve 2004/9-510 E.,2004/557 K.; 08.12.2004 gün ve 2004/9-654 E.,2004/664 K.; 21.09.2005 gün ve 2005/9-474 E.,2005/510 K.; 23.11.2005 gün ve 2005/9-579 E.,2005/648 K.; 12.04.2006 gün ve 2006/9-211 E., 2006/195 K.; 18.10.2006 gün ve 2006/9-621 E.,2006/673 K.; 03.12.2008 gün ve 2008/9-716 E.,2008/726 K.; 27.01.2010 gün ve 2009/9-592 E., 2010/35 K.; 24.02.2010 gün ve E:2010/9-33, K: 2010/105  sayılı kararlarında da benimsenmiştir.

Hal böyle olunca; yerel mahkemece, Yargıtay Özel Daire bozma kararının kesin olduğu ve direnme yolunun kapalı bulunduğu gözetilerek, Özel Daire bozma ilamına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır.

Direnme kararı belirtilen bu değişik gerekçeyle bozulmalıdır.

(Yargıtay HGK , 09.12.2015  gün, 2015/22-1856 E, 2015/2923 K.)

 

  • Temyize konu edilen miktar kesinlik sınırı içinde kaldığında temyiz isteğinin reddine karar verilmelidir. 

 5521 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu’nun 5.maddesine göre iş mahkemesinden verilen kararlar tefhim ve tebliğ tarihinden itibaren 8 gün içinde temyiz olunabilir. Bu süre içinde temyiz dilekçesinin hakime havale edildikten sonra temyiz defterine kaydının yaptırılması ve harcının yatırılması gerekir. 6100 Sayılı HMK geçici 3. Madde 1. Fıkrasına göre; “Bölge adliye mahkemelerinin, 26/9/2004 tarihli ve 5235 sayılı Adli Yargı İlk Derece Mahkemeleri ile Bölge Adliye Mahkemelerinin Kuruluş, Görev ve Yetkileri Hakkında Kanunun geçici 2 nci maddesi uyarınca Resmî Gazete’de ilan edilecek göreve başlama tarihine kadar, 1086 sayılı Kanunun temyize ilişkin yürürlükteki hükümlerinin uygulanmasına devam olunur.” 2. Fıkrasına göre; Bölge adliye mahkemelerinin göreve başlama tarihinden önce aleyhine temyiz yoluna başvurulmuş olan kararlar hakkında, kesinleşinceye kadar 1086 sayılı Kanunun 26/09/2004 tarihli ve 5236 sayılı Kanunla yapılan değişiklikten önceki 427 ilâ 454 üncü madde hükümlerinin uygulanmasına devam olunur.

Miktar ve değeri temyiz kesinlik sınırını aşmayan taşınır mal ve alacak davalarına ilişkin nihai kararlar HUMK.nun 427/2 maddesi uyarınca temyiz edilemez.

Kesinlik sınırı kamu düzeni ile ilgilidir. Temyiz kesinlik sınırı belirlenirken yalnız dava konusu edilen taşınır malın veya alacağın değeri dikkate alınır. Faiz, icra (inkar) tazminatı, vekalet ücreti ve yargılama giderleri hesaba katılmaz.

Birleştirilen davalarda, temyiz sınırı her dava için ayrı ayrı belirlenir.

İhtiyari dava arkadaşlığında, temyiz sınırı her dava arkadaşının davası için ayrı ayrı belirlenir.

Karşılık davada, temyiz sınırı asıl dava ve karşılık dava için ayrı ayrı belirlenir.

Tespit davalarında, temyiz sınırı tespit davasının öncüsü olduğu eda davasının miktar ve değerine göre belirlenir.

Temyiz sınırından fazla bir alacağın tamamının dava edilmiş olması halinde, hükümde asıl istemin kabul edilmeyen bölümü temyiz sınırını geçmeyen tarafın temyiz hakkı yoktur. Kısaca temyize konu edilen miktara bakılarak kesinlik belirlenir.

Alacağın bir kısmının dava edilmesi halinde, kısmi davada kesinlik sınırı dava edilen miktara göre değil, alacağın tamamına göre belirlenir.

Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulu’nun 06.06.1975 gün ve 1975/6-8 sayılı içtihadında, “ 5521 sayılı yasada açık düzenleme olmamakla birlikte, bu yasanın 15. maddesindeki düzenleme gereği HUMK.nun 427 maddesindeki kesinlik sınırının iş mahkemelerinde verilen kararlarda da uygulanması gerektiği, grup halinde açılan davaların salt iş mahkemelerine özgü bir dava türü olmadığı, bu nedenle seri olarak açılan davalarda her dosya için kesinlik sınırına bakılması gerektiği” açıkça belirtilmiştir.

Dosya içeriğine göre temyize konu edilen ihbar tazminatı net 621,47 TL, ücret 1.078,89 TL fazla çalışma ücreti 154,56 TL toplam 1.854,92 TL’dir. Karar tarihi itibariyle 2.080,00 TL kesinlik sınırı kapsamında kaldığından davalının temyiz isteminin H.U.M.K.’nun 427/2, 432/4 maddeleri, uyarınca REDDİNE, nisbi temyiz harcının istek halinde davalıya iadesine, 20.04.2016 tarihinde oy birliği ile karar verildi.

(Yargıtay 9.HD. 20.04.2016  gün, 2016/10344 E, 2016/10023 K.)

 

  • Temyize konu edilen karar tespit hükmü içerdiğinde, kesinlik sınırına bakılmaz.

 Taraflar arasında görülen dava sonucunda mahkemece temyiz dilekçesinin reddine ilişkin olarak verilen 29.04.2014  tarihli ek kararının ve 22.04.2014 tarihli gerekçeli kararın , Yargıtay’ca incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmekle, temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldı. Dosya incelendi, gereği görüşüldü:

Mahkemece davanın kabulüne karar verilmiş, karar davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. Bunun üzerine mahkemece asıl kararın miktar itibariyle kesin verildiği gerekçesiyle 29.04.2014’te  temyiz isteğinin reddine karar verilmiş, davalı vekilince bu defa temyizin reddi kararını temyiz etmiştir.

Kesinlik sınırı kamu düzeni ile ilgili olup, temyiz kesinlik sınırı belirlenirken dava konusu edilen alacağın değeri dikkate alınır. Alacağın bir kısmının dava edilmesi halinde kısmi davada kesinlik sınırı dava edilen miktara göre değil, alacağın tamamına göre belirlenir. Belirsiz alacak davasında alacağın bir kısmının dava edilmesi ve mahkemece bu alacağa ilişkin davanın tümden reddedilmiş olması halinde davacı yönünden kararın kesin olduğundan söz edilemez.

Temyize konu edilen karar tespit hükmü içerdiğinden ve temyiz edilebilir nitelikte olduğundan  mahkemenin temyiz dilekçesinin reddine ilişkin 29.04.2014 tarihli ek kararı bozularak kaldırılmalı ve davalının 22.04.2014 tarihli asıl hükmün temyizini amaçlayan temyiz itirazları incelenmelidir.

Dosyadaki yazılara, hükmün Dairemizce de benimsenmiş bulunan yasal ve hukuksal gerekçeleriyle dayandığı maddi delillere ve özellikle bu delillerin takdirinde bir isabetsizlik görülmemesine göre davalı vekilinin yerinde bulunmayan tüm temyiz itirazlarının reddine,

(Yargıtay 7.HD. 15.09.2015  gün, 2015/14759 E, 2015/15079 K.)

  • Toplu iş sözleşmesinden doğan isteklerde verilen kararın özel bir tespit içermesi sebebiyle kesinlik sınırına bakılmaz.

 Davacı, ücret farkı, ikramiye farkı, ilave tediye farkı ile teşvik primi alacaklarının ödetilmesine karar verilmesini istemiştir.

Mahkeme, isteği kısmen hüküm altına almıştır.

Hüküm süresi içinde davalı avukatı tarafından temyiz edilmiştir.

Davalı vekili kararı süresi içinde temyiz etmiş, mahkemece 05.03.2014 tarihli ek karar ile davalı tarafın temyiz talebinin kesinlik sınırı nedeniyle reddine karar verilmiştir.

Davacı işçi dava tarihinde iş yerinde çalışmakta olup, dava konusu talep toplu iş sözleşmesine dayanmakla, tespitin ileriye dönük sonuç doğurması sebebiyle kesinlik sınırının altında değerlendirilemez. Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 18.11.2009 tarihli ve 2009/ 9-531 esas, 2009/ 532  sayılı kararında da belirtildiği gibi, toplu iş sözleşmesinden doğan isteklerde verilen kararın özel bir tespit içermesi sebebiyle kesinlik sınırına bakılmamaktadır. İçerisinde özel bir tespit hükmü olan yorum kararı da barındırması ve davacının işyerinde haleıl çalışmaya devam etmesi karşısında bu tür uyuşmazlıkların temyiz incelemelerinde, Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 427. maddesinde belirtilen miktar itibariyle kesinlik sınırının gözetilmemesi gerektiğinden davalının temyiz talebinin reddine dair karar telisi hatalı olup, mahkemece verilen 05.03.2014 tarihli EK KARARIN BOZULARAK ORTADAN KALDIRILMASINA  karar verilmiştir.

(Yargıtay 22. HD. 04.06.2015  gün, 2014/30534 E, 2015/19709 K.)

 

E- YARGILAMA GİDERLERİ 

Açıklama:

Usul hükümleri bakımından iş yargısının özelliği nedeniyle diğer hukuk davalarından farklı kavramlar (Asıl İşveren- Alt İşveren vb) oluşmakta ve buna uygun  usul hükümleri benimsenebilmektedir.

Kararlar:

  • Yargılama giderleri ile vekalet ücretinden asıl işveren ve alt işveren birlikte sorumlu tutulmalıdır.

 Mahkemenin, davalılar arasında alt-asıl işveren ilişkisi bulunduğu ve feshin geçerli nedene dayanmadığı yönündeki gerekçesi isabetli olmakla birlikte, davalı Bakanlığın harçtan muaf olduğunun ve yargılama giderleri ile vekalet ücretinden her iki davalının birlikte sorumlu tutulması gerektiğinin gözetilmemesi hatalı olup, bozma sebebi ise de, bu  hataların giderilmesi yeniden yargılamayı gerektirmediğinden hükmün 6100 sayılı HMK’nun geçici 3/2. maddesi yollaması ile HUMK’nun 438/7. maddesi uyarınca düzeltilerek onanmasına karar vermek gerekmiştir.

(Yargıtay 9. HD. 17.03.2016  gün, 2016/8785 E, 2016/6444 K.)

 

  • Bozma kapsamı dışında bırakılan alacak kalemleri hakkında, bozma öncesi olduğu gibi ve açıkça hüküm kurulması ve yargılama giderlerinin buna göre belirlenmesi gerekir.

 Hükmün bir kısmının bozma kapsamı dışında bırakılması bu kısımların bağımsız bir şekilde onandığını göstermez, hükmün bir kısmının bozma kapsamı dışında bırakılmasının amacı bu kısımların doğru olduğunu belirlemek, bozmanın sınırlarını çizmek ve bu şekilde usulü kazanılmış hakları oluşturup, korumaktır.

Bozma kararı üzerine önceki hüküm tamamen ortadan kalkar. Bu sebeple bozma kararından sonra mahkemece 6100 sayılı Kanun’un 297. maddesinde belirtilen unsurları içeren yeni bir karar verilmek zorundadır.

Somut olayda, mahkeme tarafından, hükmüne uyulan bozma kararı doğrultusunda,  fazla çalışma, hafta tatili, ulusal bayram ve genel tatil ücreti alacaklarının reddine karar verilmesi doğru olmakla birlikte, bozma kapsamı dışında bırakılan alacak kalemleri hakkında, bozma öncesi olduğu gibi ve açıkça hüküm kurulması gerekirken yazılı şekilde hüküm tesisi hatalı olup bozmayı gerektirmiştir.

(Yargıtay 22. HD. 07.03.2016  gün, 2016/4450 E, 2016/6731 K.)

F-AVUKATLIK ÜCRETİ

  • Takdiri indirim yapılan miktar dışında reddedilen miktar yönünden davalılar yararına vekalet ücretine hükmedilmemesi hatalıdır. 

 Somut uyuşmazlıkta,  fazla çalışma ücretinin takdiri indirim dışında da reddedilen kısmı bulunmaktadır. Takdiri indirim yapılan miktar dışında reddedilen miktar yönünden davalılar yararına vekalet ücretine hükmedilmemesi hatalıdır.

Diğer taraftan, dava ve ıslah dilekçesinde tüm alacak kalemlerinin davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsili istenmiş, ancak, yıllık izin ve  ihbar tazminatları yönünden sadece davalı Karayolları sorumlu tutulmuştur. Bu iki alacak kaleminin davalı şirket yönünden reddedilmesi sebebiyle de şirket lehine vekalet ücretine hükmedilmemesi isabetsizdir.

(Yargıtay 9.HD. 23.11.2015  gün, 2014/30405 E, 2015/33171 K.)

G- YEMİN 

  • Cevap dilekçesinde yemin deliline dayanılması halinde yemin teklifinin gereği yerine getirilmelidir.

 Davacı 06.11.2009 tarihinde davalı şirketin Diyarbakır tesislerinde şoför ve dağıtıcı olarak çalışmaya başladığını, 15.12.2012 tarihinde davalı şirket tarafından iş sözleşmesinin feshedildiğini beyan ederek; kıdem tazminatı ihbar tazminatı ile fazla çalışma ücreti  ve ulusal bayram ve genel tatil ve hafta tatili alacaklarının davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir.

Davalı davanın reddedilmesi gerektiğini savunmuştur.

Mahkemece davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir.

Davacının işçilik alacaklarının bulunup bulunmadığı hususunda taraflar arasında ihtilaf bulunmaktadır.

Hukuk yargılamasında ispat araçlarından olan “Yemin” 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 225 ve devamı maddelerinde düzenlenmiştir.

Yasanın 225’nci maddesine göre, yeminin konusunu, davanın çözümü bakımından önem taşıyan, çekişmeli olan ve kişinin kendisinden kaynaklanan vakıalar teşkil eder. Bir kimsenin bir hususu bilmesi onun kendisinden kaynaklanan vakıa sayılır.

Tarafların üzerinde serbestçe tasarruf edemeyeceği vakıalar, bir işlemin geçerliliği için, kanunen iki tarafın irade açıklamalarının yeterli görülmediği hâller ve yemin edecek kimsenin namus ve onurunu etkileyecek veya onu ceza soruşturması ya da kovuşturması ile karşı karşıya bırakacak konular yemin konusu olamaz (6100 sayılı Yasa Md. 226).

Uyuşmazlık konusu vakıanın ispatı için yeminden başka delili olduğunu beyan etmiş olan taraf da yemin teklif edebilir. Yemin teklif olunan kimse, yemini edaya hazır olduğunu bildirdikten sonra, diğer taraf teklifinden vazgeçerek başka bir delile dayanamaz ve yeni bir delil de gösteremez. Yemin teklif edilen kimse, duruşmada bizzat hazır bulunmadığı takdirde, kendisine yemin için bir davetiye çıkarılır. Yemin davetiyesine, yemine konu hususlar hakkında sorulacak sorular ile geçerli bir özrü olmaksızın yemin için tayin olunan gün ve saatte mahkemeye bizzat gelmediği veya gelip de yemini iade etmediği yahut yemini eda etmekten kaçındığı takdirde, yemin konusu vakıaları ikrar etmiş sayılacağı yazılır (6100 sayılı Yasa Md. 227-228).

Yemin için davet edilen kimse, tayin edilen gün ve saatte mahkemede geçerli bir özrü olmaksızın bizzat hazır bulunmaz yahut hazır bulunup da yemini iade etmez ya da yemini eda etmekten kaçınırsa yemin konusu vakıaları ikrar etmiş sayılır. Kendisine yemin iade olunan kimse, yemin etmekten kaçınırsa yemin konusu vakıa ispat edilememiş sayılır.

Yeminin konusunu oluşturan vakıa, her iki tarafın değil, yalnızca kendisine yemin teklif edilen tarafın şahsından kaynaklanıyorsa yemin iade edilemez.

Yemin edecek taraf gerçek kişi olup, yeminden evvel ölür veya fiil ehliyetini kaybederse yemin teklif edilmemiş sayılır. Yemin, bizzat tarafa teklif olunur ve tarafça eda yahut iade olunur. Taraflardan biri tüzel kişi yahut ergin olmayan veya kısıtlı bir kimse ise onlar adına yapılmış bir işleme ilişkin vakıanın ispatı için yemin, tüzel kişiyi temsile  yetkili  kişi  veya  organ  yahut  kanuni  mümessil tarafından eda ya da iade olunabilir (6100 sayılı Yasa Md. 229 ilâ 232).

Yasanın 233 ncü maddesi uyarınca, yemin mahkeme huzurunda eda olunur. Hâkim, yeminin icrasından önce yemin edecek kimseye, hangi konuda yemin edeceğini açıklar, yeminin anlam ve önemini anlatır ve yalan yere yemin etmesi hâlinde cezalandırılacağı hususunda dikkatini çeker. Yemin edecek kimse, yemin konusunun yeterli açıklıkta olmadığını ileri sürerse; hâkim, karşı tarafın görüşünü aldıktan sonra derhâl bu konuda kararını verir. Değinilen madde gereğince yemin, “Size sorulan sorular hakkında, gerçeğe uygun cevap vereceğinize ve hiçbir şey saklamayacağınıza namusunuz, şerefiniz ve kutsal saydığınız bütün inanç ve değerler üzerine yemin eder misiniz?” şeklinde yöneltilir ve yemin teklif edilen kimse tarafından “Bana sorulan sorular hakkında gerçeğe uygun cevap vereceğime ve hiçbir şey saklamayacağıma namusum, şerefim ve kutsal saydığım bütün inanç ve değerlerim üzerine yemin ediyorum.” denilmek suretiyle eda edilmiş sayılır.

Yasanın 234 ve devamı maddeleri gereğince, okuma ve yazma bilen sağır veya dilsizler, yemin hakkındaki beyanlarını yazıp imzalayarak yemin ederler. Okuma ve yazma bilmeyen sağır veya dilsizler, işaretlerinden anlayan bir bilirkişi aracılığıyla yemin ederler.

Yemin edecek kimse, mahkemeye gelemeyecek kadar hasta veya özürlü ise hâkim, bulunduğu yerde o kimseye yemin ettirir. Bu sırada isterlerse taraf vekilleri ve karşı taraf da hazır bulunabilir. Mahkemenin yargı çevresi dışında oturan kimse, yemin için davaya bakan mahkemeye gelmek zorundadır. Ancak, yemin edecek kişi, mahkemenin bulunduğu il dışında oturuyor ve bulunduğu yerde aynı anda ses ve görüntü nakledilmesi yolu ile yemin icrası mümkün değil ise istinabe yolu ile yemin ettirilir.

6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 237 ve müteakip maddeleri uyarınca, hâkim, eksik olan noktaları tamamlamak veya açık olmayan hususları aydınlatmak için yeminin konusu ile bağlantılı gördüğü soruları yemin eden kimseye sorabilir. Hâkim, yemin eden kimsenin beyanını dinleyip tutanağa geçirir ve yazılanları yüksek sesle huzurunda okur; beyanında ısrar edip etmediğini sorar ve verilen cevabı tutanağa kaydeder. Yemin eda edildikten sonra, yalan yere yemin nedeniyle açılan ceza davası, esas dava bakımından bekletici sorun yapılamaz.

Somut olayda, davalı sunduğu cevap dilekçesinin ekinde bulunan delil listesinde yemin deliline dayanmış olup ıslaha karşı verdiği dilekçesinde de davacının fazla mesai ve ulusal bayram genel tatil alacaklarının bulunup bulunmadığı konusunda davacıya yemin teklif ettiklerini açıkça belirtmiştir.  Mahkemece  davalının yemin isteği konusunda olumlu veya olumsuz herhangi bir karar verilmeden yazılı şekilde hüküm kurulması isabetsizdir.

(Yargıtay 7. HD. 23.02.2016  gün, 2015/5605 E, 2016/4095 K.)

H- KARAR İÇERİĞİ

  • Kararın gerekçesiz olması, adil yargılanma hakkının ihlali niteliğindedir.

 Anayasa’nın 138 ve 141. maddeleri uyarınca Hakimler, Anayasaya, kanuna ve hukuka uygun olarak vicdanı kanaatlerine göre hüküm verirler ve bütün mahkemelerin her türlü kararları gerekçeli olarak yazılır. Bu gerekçede hukuki esaslara ve kurallara dayanmalı, nedenleri açıklanmalıdır.

Diğer taraftan 01.10.2011 tarihinde yürürlüğe giren 6100 Sayılı HMK.’un 27. Maddesinde hukuki dinlenilme hakkı kurala bağlanmıştır. Hukukî dinlenilme hakkı, Anayasanın 36 ncı maddesinde ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 6 ncı maddesinde düzenlenen adil yargılanma hakkının en önemli unsurudur. Hukuki Dinlenilme Hakkı” gereğince davanın tarafları, müdahiller ve yargılamanın diğer ilgilileri, kendi hakları ile bağlantılı olarak hukuki dinlenilme hakkına sahip olup, bu hakkın yargılama ile ilgili olarak bilgi sahibi olunmasını, açıklama ve ispat hakkını, mahkemenin, açıklamaları dikkate alarak değerlendirmesini ve kararların somut ve açık olarak gerekçelendirilmesini içermektedir. Mahkemeler, kararlarını somut ve açık bir şekilde gerekçelendirmek zorundadırlar. Eksik, şeklî ve görünüşte gerekçe yazılması adil yargılanma hakkının (hukukî dinlenilme hakkının), ihlâlidir.

HMK.’un 297. maddesinde de, verilecek hükümde tarafların iddia ve savunmalarının özetinin, anlaştıkları ve anlaşamadıkları hususların, çekişmeli vakıalar hakkında toplanan delillerin, delillerin tartışılması ve değerlendirilmesinin, sabit görülen vakıalarla bunlardan çıkarılan sonuç ve hukuki sebeplerin yer alması gerektiği açıkça vurgulanmıştır. Kararın gerekçesinde maddi olay saptanmalı, hukuki niteliği ve uygulanacak hukuki kurallar belirlenmeli, bu konuda gerekli inceleme ve delillerden söz edilmeli, hukuk kuralları somut olaya uygulanmalı ve sonunda hüküm kurulmalıdır. Maddi olgularla hüküm fıkrası arasındaki hukuki bağlantı da ancak bu şekilde kurulabilecek, ayrıca yasal unsurları taşıyan bu gerekçe sayesinde, kararların doğruluğunun denetlenebilmesi mümkün olacaktır.

Somut uyuşmazlıkta, mahkemece gerekçeli kararda, davacının  itirazın iptalini talep ettiği belirtilmiş, taleplerin ne olduğu açıklanmamış, davalının savunması açıklanmadan “ davanın reddini istemiştir “ şeklinde yazılmış,

Dosya dinlenen tanık beyanları ve toplanan delillerle birlikte bilirkişiye tevdi edilmiş.

Bilirkişi mahkememizce de hükme yeterli görülen ayrıntılı raporunda davacının işe iadesine mahkeme karar verdiği halde süresi içerisinde işe iade başvurusunda bulunmadığı bu sebeple boşta geçen süre tazminatı ve işe başlatmama tazminatı isteyemeyeceğini raporunda göstermiştir .

Toplanan deliller bilirkişi raporu ve dosya kapsamına göre yapılan inceleme sonunda davacının davasının reddi gerektiği kanaatine varılmıştır.

Davacının icra takibi ve mahkemeye yaptığı başvurular kötü niyetli olduğunu göstermez bu nedenle icra inkar tazminatı talebinin reddi gerekir” şeklinde gerekçe oluşturulmuştur.

Yukarıda belirtildiği üzere, Mahkemece davacının iddiası ve talepleri açıklanmamış, davalının savunmasının ne olduğu yazılmadığı gibi delillerin ne olduğu gösterilmemiş, maddi olay saptanmamış, iddia ve savunma deliller ışığında tartışılmamış, bilirkişi raporuna atıfla yetinilmiş, kısaca karar gerekçesiz yazılmıştır. Kararın gerekçesiz olması, adil yargılanma hakkının ihlali olup, kararın salt bu nedenle bozulması gerekmiştir.

(Yargıtay 9.HD. 31.03.2016  gün, 2014/37330 E, 2016/8023 K.)

 

  • Soyut açıklama ile gerekçesiz olarak hüküm kurulması hatalıdır.

 Anayasa’nın 141’inci maddesi uyarınca, yargı kararlarının gerekçeli olarak yazılması gerekir. Bu husus 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 297’nci maddesinde de hüküm altına alınmıştır. Anılan anayasal ve yasal düzenlemeler gereğince yargıcın, tarafların iddia ve savunmalarının özetini, anlaştıkları ve anlaşamadıkları hususları, çekişmeli vakıalar hakkında toplanan delilleri, delillerin tartışılması ve değerlendirilmesini, sabit görülen vakıalarla bunlardan çıkarılan sonuç ve hukuki sebepleri kararda göstermesi zorunludur. Maddi olgularla hüküm fıkrası arasındaki hukuki bağlantı da ancak bu şekilde kurulabilecek, ayrıca yasal unsurları taşıyan bu gerekçe sayesinde, kararların doğruluğunun denetlenebilmesi mümkün olacaktır (Yargıtay 9. Hukuk Dairesi 26.05.2008 gün ve 2007/20517 esas, 2008/12483 karar sayılı ilamı).

6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 297’nci maddesi uyarınca, mahkeme kararlarının;

  1. a) Hükmü veren mahkeme ile hâkim veya hâkimlerin ve zabıt kâtibinin ad ve soyadları ile sicil numaraları, mahkeme çeşitli sıfatlarla görev yapıyorsa hükmün hangi sıfatla verildiğini,
  2. b) Tarafların ve davaya katılanların kimlikleri ile Türkiye Cumhuriyeti kimlik numarası, varsa kanuni temsilci ve vekillerinin ad ve soyadları ile adreslerini,
  3. c) Tarafların iddia ve savunmalarının özetini, anlaştıkları ve anlaşamadıkları hususları, çekişmeli vakıalar hakkında toplanan delilleri, delillerin tartışılması ve değerlendirilmesini, sabit görülen vakıalarla bunlardan çıkarılan sonuç ve hukuki sebepleri,

ç) Hüküm sonucu, yargılama giderleri ile taraflardan alınan avansın harcanmayan kısmının iadesi, varsa kanun yolları ve süresini,

  1. d) Hükmün verildiği tarih ve hâkim veya hâkimlerin ve zabıt kâtibinin imzalarını,
  2. e) Gerekçeli kararın yazıldığı tarihi,

içermesi, hükmün sonuç kısmında, gerekçeye ait herhangi bir söz tekrar edilmeksizin, taleplerden her biri hakkında verilen hükümle, taraflara yüklenen borç ve tanınan hakların, sıra numarası altında; açık, şüphe ve tereddüt uyandırmayacak şekilde gösterilmesi zorunludur. Bu biçim yargıda açıklık ve netlik prensibinin gereğidir. Aksi hal, hükmün infazında zorluklara ve tereddütlere, yargılamanın ve davaların gereksiz yere uzamasına, davanın tarafı bulunan kişi ve kurumların mağduriyetlerine sebebiyet verecek ve Kamu düzeni ve barışını olumsuz yönde etkileyecektir (Hukuk Genel Kurulu – 2007/14-778 E, 2007/611 K, Dairemizin 01.04.2008 gün ve 2007/38353 Esas, 2008/7142 Karar sayılı ilamı).

Mahkemece yapılan yargılama sonunda tarafların iddia ve savunmaları değerlendirilmeden, hangisinin neden dolayı üstün tutulduğuna ilişkin gerekçeler dahi açıklanmadan sadece “hukuka ve usule uygun bilirkişi raporu ve değerlendirmesi, tanık beyanları, SGK kayıtları, işyeri dosyası nazara alınarak davanın kabulüne” şeklindeki soyut açıklama ile gerekçesiz olarak hüküm kurulması hatalıdır.

(Yargıtay 9.HD. 29.02.2016  gün, 2014/33754 E, 2016/4204 K.)

* Not: Makale güncellenmekte olup geliştirilecektir. v0.1