Hukuk bilim olarak bir yandan yetişkin ve ilmi açıdan doygun insanların uğraşısı olması gerekirken diğer yandan felsefesi, psikolojisi ve sosyolojisi ile fevkalade kavranarak icrası lazım gelen bir disiplindir.

Günümüzde hukukçular kısa ve genç yaşta aldıkları yetersiz bir eğitim ile meslek yaşamlarına atılmaktadırlar.

Bugün adeta sektör haline gelen Hukuk Fakülteleri mantar gibi bitmekte ve mevcut sınav sistemleri ile yetersiz eğitime bir kez daha kucak açmaktadırlar.

Bu şartlar altında hayatın gerçek dayanaklarına ait hiçbir fikri ve ilmi tespitlerle desteklenmemiş genç yaştaki insanlarımızın en kolay paraya ulaşma aracı olarak gördükleri hukuk eğitimi maalesef beraberinde toplumda gitgide adalete olan güvenin zayıflatıldığı, toplumu tatmin etmeyen mahkeme kararlarını ve olması gerekenden çok uzakta bir yargı kavramını da gündeme taşımaktadır.

Eğitimsizlik hali veya belki de doğru ifadesi ile layığı veçhile gerçekleştirilemeyen eğitim ile birlikte toplumsal ve ailevi eğitiminde gün geçtikçe zayıflaması sebebiyle alt yapı noksanlığı ile birleştiğinde bir kez daha hukuk mesleğinin icrasında fevkalade olumsuzlukların gözlemlendiği fikrini gündeme getirmektedir.

Victor Hugo’nun bir sözünden aynen şu alıntıyı yapmak mümkündür “ İyi olmak kolaydır, Zor olan Adil Olmaktır! ” Bir hukukçunun iyi insan olması maalesef yetmeyecektir.

Hukukun temel uğraşısı toplumlarda adaleti sağlamak mıdır? Yoksa Hukuku doğru uygulamak mıdır?  Ya da hukukun üstünlüğünü egemen mi kılmaktır? Bu aslında bugün yetersiz şartlarda yetiştirilen her hukukçunun kafasında dahi çözümlenmiş bir sorun olmaktan uzaktır.

Bu üç kavram sonuçta birbirinden ayrık varılan hedefleri tanımlamakta ise de hukuki düşünce üretmeyi başarabilen bir hukukçunun bu kavramların aslında birbiri ile iç içe geçtiği ve etkileştiği hukuki süreçte hepsinin minimum düzeyde bir diğerini yaratmaya ve sağlamaya destek olduğunu kavramış olduğunu söyleyebiliriz.

Hukuk mesleği ile iştigal eden bireylerin, HAKİM gibi toplum adına karar verme hakkı ve sorumluluğunu üzerine almış bireylerin görüş açısı ile toplumda yaşayan fertlerin HAKİM kavramına bakışları da farklı olabilecektir. Ancak her üç kesiminde hâkimde beklediği ortak özellik Hâkimin verdiği kararın kendilerini tatmin etmesi beklentisinden ibarettir. Bunu sağlamak için hâkimin mesleki bakış açısında ve hayat felsefesinde gereken ihtiyaçların neler olduğu konusunda hiçbir eğitim verilmemektedir. Hâkim olan hukukçu ailesinden ve toplumdan mesleki kazanım öncesi aldığı terbiye, bilgi, davranış, adab erkan usulünce kendisince bir kısım kavramları beyninde ölçerek tartarak belirli süzgeçlerden geçirmekte ve sonuçta kendi özlerini ve doğrularını ortaya koyarak oluşturduğu bu nihai süzgeç ile vazifesini yerine getirmeye başlamaktadır. Empati dediğimiz karşıdaki bireyin bakış açısından kendisinden bekleneni çizebilmek, insanın yine çocukluğundan bu tarafa aldığı yaşam düzeyinin bir sonucu olarak bazen yapılabilmekte bazen de yapılamamaktadır. Hakimin bakış açısı içerisinde empati yoluyla karşı düşüncenin araştırılması çoğu zaman gereksiz görülmektedir.  Salt maddi sonuçlar doğuracak şekilde hukuku algılamak ve uygulamak üzerine kurulmuş sistemlerde bu sancı daha da çoğalmaktadır.  Bunu toplumun bakış açısına çekebilmenin bir yolu olarak çok hukuk sistemlerinden jüri denilen ve toplumun içinde yaşadığı için empati yolunu doğası gereği açık tutacak olan karar mekanizmalarında etkin süjeler oluşturulmuştur. Bu tür hukuk sistemleri, hukukun toplum adına oluşturduğu kararları yine toplumun içinde değişik meslek ve yaş gruplarına sahip, asgari şartlarda belirli olgunluğa ulaşmış bireyleri de içine alarak bir süreç haline dönüştürdüğünüzde hâkimin bireysel yetersizliklerini ve yanlışlarını da engellemeye yönelmek ve oluşan karara verilen önemi artırmaya yönelik bir destek ortaya koymak yoluyla güveni desteklemeye çalışmaktadır.

Tüm bu endişelerin ve düzenlemelerin altında yatan sebep tamda yazımızın başlığında gizli bulunan tereddütleri gidermeye yönelik yıllara yayılan arayışların sonunda tespit edilen kendince çözüm yöntemlerinden ortaya çıkmıştır.

Dikkat edilir ise bu çözüm yöntemleri hukuki literatürde “Anglo Sakson” hukuku veya “Yargıçlar Hukuku” denilen sistemlerde ortaya çıkmıştır. Bu sistemin ana özü yazılı kurallara göre verilen hâkim kararlarından ziyade hâkim kararlarına göre oluşan hukuk kurallarının benimsenmesidir.  Bunun karşısına konulan ve yine literatürde  “Kıta Avrupa’sı Hukuku” olarak adlandırılan sistemde ise yasama organları tarafından konulan hukuk kurallarının hâkimler tarafından tam olarak uygulanması beklenilmektedir.

Kıta Avrupası Hukuku sistemlerinde bu yüzden yazılı hukuk kuralları çok fazla önemsenmektedir. O yazılardan beklenilen adeta toplumda demokrasi, adalet ve barış gibi tüm kavramları karşılayacak düzeni üretmesi olarak ortaya konulmaktadır. Oysa ki bu kurallar kendiliğinden var olmakla hiçbir anlam ifade etmemekte bilakis uygulayıcının yetersiz bakış açısı ve bilgi düzeyi ile birlikte tamamen yetersiz sonuçların alındığı, sürekli değiştirilmesi gerektiği işlenilen kurallar bütünü olarak düşünülmekte ve topluma beklentileri karşılayamadığı için bir yük olarak geri dönmektedir.

Yargıçların kararları ile oluşturulan hukuk uygulamasının önündeki sorunları azaltmak için de bu sistemi uygulayan ülkelerde hâkim olabilmenin şartları oldukça ağırlaştırılmıştır. Zira bu yargıçların artık deyim yerinde ise tam şuurlu ve sıfır hata ile çalışmaları gerekmektedir. Ancak bu şekilde uygulamaların toplumun beklentileri içerisinde azami tatmin düzeyini sağlaması garanti edilebilecektir. Bu sebepledir ki önce hukuk fakültesini bitirmek için bugün Amerika Yargı Sisteminde olduğu gibi 4 yıllık başka bir fakülte bitirmek şartı aranmaktadır. Bu süreçte mesleği tercih edecek bireyin olgunlaşması ve bilgi düzeyi ile birlikte psikolojik olgunlaşma sürecini geliştirmesi beklenilir. Daha sonra verilen 3-5 yıllık bir hukuk eğitimi ile toplum adına karar verebilme yetisinin ön şartları tamamlanmış olur. Akabinde önce avukat olmak için yani bir başka anlatımla kürsünün karşısında olmak için bir zorunlu istikamet belirtilmiştir. Bunun için önemli ve gerekli bir staj yapması gerekmektedir hukuk fakültesi mezununun. Önce bir sınava girerek bu stajı almaya layık olduğunu ispatlaması beklenir kendisinden. Bu sınav barolar tarafından ve büyük bir ciddiyetle yapılır. Sınavda başarılı olanlar staj eğitimi sonunda bu kez yeniden önemli bir sınava girerek aldıkları eğitimi bir kez daha ispat ederler ve avukat olarak en alt seviyeden mesleki yaşamlarına başlarlar. Zira bu gibi sistemlerde avukat olur olmaz yüksek mahkemelerde savunma görevi üstlenilmesi de doğru ve mümkün görülmemektedir. Meslekte kazanılan tecrübelerle birlikte kişinin kariyer elde etmesine imkan tanınmış olması nedeniyle akabinde avukatlıkta uzmanlaşma, yüksek yargı davalarına bakabilme ve sonrasında hakim ve savcı olabilme şansı sağlanmaktadır.

Kısaca söz etmek zorunda kaldığımız bu sistemlerde yetişen “HAKİM” ile bizim sistemlerimizde hukuk fakültesinden mezun olur olmaz Merkezi Sınav Sistemi ve çoktan seçmeli test soruları ile akabinde Adalet Bakanlığı öngörüsünde oluşan sınav kurullarında mülakat yapılarak seçilen ve iki yıl staj yapması beklenilerek bunun sadece altı ayında “özel eğitim” verilmek suretiyle kalan bir buçuk yılında zaten aksak işleyen Adliyelerde stajını bitirmesi sağlanarak yetiştirilen “HAKİM” arasındaki farkı izah etmek için sanırım meslekten olmaya dahi gerek kalmamaktadır. Hiçbir akreditasyon sağlamayan bu yöntemde Hukuk Fakülteleri de eğitim niteliklerini sorgulamak ihtiyacı hissetmemektedirler. Hiçbir yatırım maliyeti olmaksızın hızla çoğaltılan hukuk fakülteleri ve bu şartlar altında siyasi hükümetin bir kanadı olan bakanlık tarafından seçilen hakim ve savcılar ile oluşturulan, özel eğitimde sadece bilgi yüklenilmeye çalışılan genç yaştaki hakimlerimizin desteğinde millet adına karar olgunluğu aramak baştan maceraya atılmak olarak karşımızda durmaktadır yıllardır.

Ülkemizde değişen siyasi anlayışlarla birlikte bağımsız yargımızın uygulama bakışları da sürekli değişmektedir ne yazık ki!.

Oysa ki toplumun yönetim ve temsil organı olan DEVLET kendisinden beklenileni bu şekilde kendisini oluşturan bireylere sunamamaktadır. Bu çok açık olduğu halde siyasi yönetim gücünü halktan alan iktidarlar ısrarla kendi anlayışlarını ve çözümlerini empoze etmeye çalıştıkları içindir ki de beklenilen sonuçlar bir türlü alınamadığı gibi çözümün temel parçası olan hakimlerimizde bu ortamın getirdiği karmaşa içerisinde kendilerini sorgulamak ve doğru değerlere sahip olmanın anlamsız olduğunu kendilerine telkin ederek herhangi bir meslek gibi zor hayat şartlarında geçimlerini temin etmeye yönelmiş bireyler olarak çalışmalarını sürdürmektedirler.

Oysa ki açılan davalar hâkimin tüm bu yaşadığı ve yaşattırıldığını düşündüğü olaylar bir yana kendilerine açılmış davalar değildir. Modern hukuk sistemlerinde şahsa dava açılması düşünülemez ve kabul edilemez.

Dava, talep edenin DEVLET’ten beklentilerini özetlemektedir. Ondan haberdar olan davalının da o davaya müdahil olduğu andan itibaren DEVLET’ ten beklentileri oluşacaktır. DEVLET ise bu konuda tarafları dinleyerek ellerindeki delilleri toplayarak tartışılmasını sağlayacak ve sonuçta bir karar vererek bu uyuşmazlığı artık bir daha gündeme getirilemeyecek şekilde çözüme ulaştıracaktır.

İşte tam da bu noktada davanın hakime değil de devlete açıldığını anlamak ve kavramak mümkün olmaktadır. Zira bireyler tanımadıkları ve fiziki şekline bakarak, hal ve tavırlarına bakarak kendisi gibi bir bireyin verdiği kararı kabullenmekte nefsin doğası gereği güçlük çekeceklerdir.

Maddi veya manevi olarak güç tanımlanmış bir organa ihtiyaç bulunmaktadır bireylerin bu kabullenmeyi gerçekleştirip kendi iç dünyalarında uyuşmazlıklarını sona erdirebilmeleri için.  Günümüz yönetim sistemlerinde bu gücün adı DEVLET olarak karşımıza çıkmaktadır. Devlet, kendisini oluşturan toplumun tüm bireyleri tarafından saygın ve desteklenen bir olgudur. Yönetim biçimlerine bağlı olarak kendisini oluşturan bireyler tarafından tercihan seçilen kişilerce yönetilse dahi bu asli varlık sebebi ve bundan kaynaklanan zorunlu riayeti gerektiren unsurları hiçbir zaman göz ardı edilmemelidir. Buna aykırı davranışlar DEVLET kavramının sağlıklı işleyişini bozacak bir hastalık olarak kısa sürede yıpranmasına, güçsüz düşmesine ve belki de sonunda yok olmasına sebebiyet verebilecektir. Bu hususta kendisini oluşturan bireylerin görevlendirdiği kişilerin fevkalade özenli ve dikkatli olması gerekmektedir.

Arz ve izah etmeye çalıştığımız sebeplerle devlete açılan davanın devlet adına üstlenilen çözüm arayışı sürecinde uyulması gereken davranışların ve eylemlerin nelerden ibaret bulunduğunun da kısaca gözden geçirilmesinde yarar olacaktır.

Yukarıda da arz ettiğimiz gibi devlete açılan davaya bakmakla görevli HAKİM’in öncelikle kendisini tarafların yerine koymadan ve birincil olarak kendi değer yargılarından arınarak sorunu tanımlamaya çalışması gerekmektedir.

Kendisinden beklenilen kendi görüş ve düşünceleri olmayıp, devlet adına verilen hak ve sorumluluklar çerçevesinde tarafların iradeleri ve beklentileri esas alınarak ancak mevcut yasal sistemin tanımladığı kavramlara riayet edilerek yapılacak usul işlemleri sonucu uyuşmazlığı ve olayı tam olarak tespit etmek gerekecektir. Bunu sağlarken kesinlikle usul olarak öngörülen kaidelere riayet etmek birincil ödevi olmalıdır. Zira yargıçlar hukuku uygulanmayan ülkemizde usul kurallarının yok sayılması sonucu oluşan esasa dair ip uçları yasal bir tartışmayı yapmanın önünde her zaman bir engel olacaktır. Bu aynı zamanda büyük bir emek ve zaman kaybına neden olmaktadır. Bir yandan yasa koyucunun koyduğu kuralları uygulamakla yükümlendirildiği halde diğer yanda onlara riayet etmeyerek kendi kurallarını ihdas etmeye çalışan bir yargıcın ürettiği hukuk, bu topluma hiçbir zaman barış ve huzur getiremeyecektir. Bu tür kararların bir kesimi mutlu etse dahi toplumu mutlu etmesi mümkün olmadığı gibi vücuda sokulan bir kanser hücresi gibi zamanla toplumda yarattığı olumsuzluklar ve hoşnutsuzluklar devleti sarsacaktır. Bunun sonucu olarak ta hakim bugün tarafı olmadığını düşünerek rahatça karar verdiği davaların zorunlu bir sonucu olarak kendiside bu amansız hastalığın mağduru konumuna mutlaka gelecektir. Bu tutum bireyin kendisine ve topluma karşı yaptığı en büyük kötülük olarak maddi sonuçları ile birlikte yaşamında yerini alacaktır kuşkusuz.

Esas ile ilgili olarak kendi zanlarını kolayca oluşturan, ben anladım bu işin sonu şuraya gidecek diyen veya karşısına gelen olay hakkında daha hiçbir delil toplanmadan bir sonuç hükmü olan HAKİM hiçbir zaman olması gereken kararı veremeyecektir.

Hâkim kendisini hiçbir zaman taraflarla mukayese etmemelidir. Hiçbir zaman benzer olayları da içinde insan unsuru olduğu sürece mukayese etmemelidir. Mukayese hukukta sadece inceleme amacı ile kullanılabilir, sonuca varma yöntemi olarak kullanılmamalıdır.

Tarafların hâkimden beklentisi kendilerini dinlemesi, olayları doğru anlaması ve adaletli biçimde delilleri tartışarak bir sonuç hükmüne varmasıdır. Tarafların hâkim karşısına geldiklerinde psikolojileri gereği eksik ve yanlış bildikleri şeyleri de hâkim, yargılama sırasında izlediği süreçle birlikte tarafların anlamasına yardımcı olarak DEVLET kavramının varlığı hakkında tarafların hislerini olumlu yönde güçlendirmeye yönelmelidir. Zira hâkimin şahsından bir beklenti yoktur aslında karşısına gelindiğinde. Devletten bir beklenti vardır ve hâkim olarak görev yapan kişi aslında zahiri anlamda devlettir bireyin gözünde. Hakimin bu şartlar altında kararı ben vereceğim demesi ile kararı ben devletimiz adına vereceğim demesi arasındaki farkın önemi ortaya çıkmaktadır.

Hakimlerimiz göreve gelmeden önce bu şuurda yetişmiş, tarafların özel varlıklarını konumlarını yapacağı yargılama faaliyetinde kendisine bir etken olarak müdahale etmesine izin vermeyecek zırha bürünmüş ve sükunetle yasaların koyduğu usul hükümlerine azami riayet ederek delilleri toplayan ve sonuçta tarafların buna tartışmasına hakemlik eden, bu işlemlerinde adil davranmaya ve taraflar üzerinde bu hissi zedelememeye özen gösteren bir birey olarak mahkemelerde gördüğümüz anda davanın hakime değil devlete açıldığını kavramış ve ilan etmiş oluruz kanaatindeyim.

04.08.2013 –Pazar, KONYA